25 Ekim 2025 Cumartesi

BİR FİLM MACERASI

 Belinay Coşkun

                                                                     Ayhan Erkan İlkokulu Ortaokulu Anısına
Bir sonbahar günüydü. Okulun bahçesindeki kavaklar sonbaharın bütün tonlarını yapraklarında taşıyordu. Sonbaharı hissettiriyordu düşmeye hazırlanan ve zaman zaman rüzgarla ağaçtan ayrılan yapraklar. Hava ne çok soğuktu ne de çok sıcak. Bahçeye birkaç çocuk geldi, biraz sonra bu sayı artmaya başladı. Ellerinde tabletler vardı çocukların. Ekip tam olunca video çekmeye başladı çocuklar. Film çekeceklerdi fakat ellerindeki tabletlerden başka bir ekipmanları yoktu. Onlar, malzemelerinin yetersiz olduğunu düşünmediler bile sadece çekecekleri videoya odaklanmışlardı. Kendilerine güveniyorlardı. Büyük bir heyecanla film çekmeye başladılar. Birkaç sahne çekiyorlar ardından mola veriyorlardı. Kahkahaları uzaklardan bile duyuluyordu. Bazıları öğrenci rolündeydi çocukların bazıları ise öğretmen. Onlar için film çekmenin çok eğlenceli olduğu uzaktan görülebiliyordu. Her şey yolunda gidiyordu fakat bir süre sonra aralarında bir anlaşmazlık başladı. Hepsi ayrı bir kenara çekilmişti. Galiba bir dargınlık vardı aralarında. Bu durum çok uzun sürmedi. Yeniden bir araya geldiler ve neşeli bir şekilde kaldıkları yerden devam ettiler. Çok heyecanlı ve istekliydiler. Bir süre sonra çekimleri bitmişti. 
Biraz yorgun duruyorlardı ama hepsinin de mutluluğu yüzlerinden okunuyordu. Tam dağılacakları sırada hafif bir rüzgar eski. Bahçedeki kavaklardan birkaç yaprak daha yere düştü. Hava ne soğuktu ne sıcak ama çocukların heyecanları ve kalpleri sımsıcaktı. Bir işi belki de bir projeyi yerine getirmiş olmanın huzuru vardı yüzlerinde. Belki de hiçbir zaman başkalarının izleyemeyeceği bir film çekmişlerdi ama hepsinin gözlerinden okunuyordu büyük oyuncu, büyük senarist, büyük yönetmen oldukları hissi. 

İLK YILIMIN ANISI

Zeynep Ada Karadaş

Okula başlama yaşım gelmişti ve çok sevinçliydim. Oldum olası okulu hep sevdim. Rengarenk sınıflar, resimli kitaplar, yeni arkadaşlar ve güler yüzlü bir öğretmen… Okulum biraz uzaktı ama sorun yoktu çünkü babam da aynı okulda öğretmendi. Her sabah onunla okula gitmek büyük bir keyifti benim için. Masal gibi bir hayattı yaşadığım. Hani çizgi filmlere, hikâye kitaplarına konu olabilecek bir hayat. Bir an önce okuyabilmek istiyordum, yazabilmek istiyordum. Çok çaba sarf ediyordum ve babam da en büyük yardımcımdı. Öğrenci olmak ne güzel bir şeymiş diye düşünürken birdenbire işler tersine dönmeye başladı.

Oysa daha okumaya başlayacaktım, yazılar yazacaktım. Aileme şiirler yazacaktım. Kendi masalımı kendim okuyacaktım. Ödevlerim bittikten sonra elime bir kitap alıp hayal alemine dalacaktım. Hatta bahar geldiğinde sınıfça gideceğimiz piknikleri düşünüyordum bazen ve düşündükçe okulu daha da çok seviyordum. Hafta sonları çok sıkıcı geliyordu bana. Çoğu arkadaşımın aksine keşke haftanın yedi günü okul olsa diye düşünüyordum ama işte her şey birdenbire tersine döndü.

O zamanlar her şeyi anlayabilecek yaşta değildim. Sadece ailemin söylediklerini hatırlıyorum: Bir süreliğine okullar tatil…

Bu bir süre hiç bitmedi. Önce başka sürelere ertelendi ardından okul yerine dersleri tabletten ya da bilgisayardan dinleyebileceğimiz söylendi. Sınıf yoktu, sıralar yoktu, öğretmenimiz sadece bir ekrandan ibaretti. Normalde insanlar okul sıralarının rahatsızlığından bahseder ama ben o sıralarda evdeki çalışma masamdan daha rahattım. Gün boyu evin içindeydim. Evet, ailemle birlikte olmak da güzel bir duyguydu ancak ders, okulda olmalıydı. Yatak odasında yemek yemek ne kadar abesse evden ders dinlemek de o kadar abesti. Daha önceden birazcık cazip gelen ekran, artık çok sıkıcıydı. Gözlerim yoruluyor, zihnim karışıyordu. Zoraki oynamak zorunda kaldığımız bir oyun gibiydi her şey. Günler, haftalar böyle geçti. Bir dönemi böyle kapattık.

Evet, öğretmenimiz yeterince çaba sarf ediyordu fakat yine de okul olmalıydı, okulun bahçesi olmalıydı, simit ve kraker kokan sınıflar olmalıydı, sınıfta yaramazlık yapanlar olmalıydı, okulun girişinde bir nöbetçi öğrenci olmalıydı, teneffüslerde okul bahçesi kuş ve çocuk sesleriyle dolmalıydı…

Çok sevdiğim okulda ilk senemin böyle geçeceğini söyleseler inanmazdım ama böyle geçti çünkü tüm dünyayı evlere kapatan salgının ilk senesi benim okuldaki ilk seneme denk gelmişti.


Söğüt Ağacı


Zeynep Ada Karadaş

Herkesi sevdiği bir ağaç var
Benim en sevdiğim ağaç söğüt
Nerde rastlasam ona
Sanki bana veriyor hayata dair öğüt

Yalnızca bir ağaç değil söğüt
Bir masalın dünyaya sarkan dalları
Bir rüyanın dünyaya inmiş yaprakları
Bir ağaç değil söğüt
Bir ruhu var onun biliyorum
Bu yüzden en çok
Söğüt ağacının altında dinleniyorum
Ve en güzel öyküleri
Söğüt yapraklarından dinliyorum

YÜKSEKLERDE BİR YAŞAM MÜCADELESİ

 
Yiğit Efe Demir

Çok zor bir hayatın tam ortasındaydım. Kış gelmişti ve artık yiyeceklerimiz de azalmıştı. Beş yavru ile kocaman kışı nasıl geçirecektim bilemiyordum. Bir evin en üst katında yaşıyordum. Neyse ki evde oturanlar bizim henüz farkımızda değillerdi. Sadece sabahları biraz yavrular gürültü yapıyordu, o kadar. Onları ikaz ediyordum ama çok da anlamıyorlardı söylemek istediklerimi. Bu yuva bizim değil mi, diyorlardı. Evet, bu yuva bizim diyordum ama evin bizim olmadığını anlamıyorlardı. 
Kış gelmişti ve geceler hayli çetin geçiyordu. Evin sahibi de henüz soba yakmaya başlamamıştı. Pintinin tekiydi zaten. Oysa onun da çocukları vardı ve ihtimal onlar da üşüyordu. Yaz boyunca artakalan yemeklerle yavrularımı beslemeye çalışmıştım. İnsanlar yazın daha fazla israf ediyorlardı ve bu bizim işimize geliyordu fakat kış öyle değildi. 
İnsanların iyileri de vardı, kötüleri de. Mesela hemen birkaç bina ötemizde yaşayan komşularımız çok mutluydu çünkü orada yaşayanlar iyi insanlardı. Yemeklerinden kalanları değil yiyeceklerini veriyorlardı ihtiyacı olanlara. Hatta onlar için özel yiyecekler alıyor, içecek bile bırakıyorlardı ama bizim durumumuz onlar gibi değildi. Bırakın yiyecek vermeyi yemek artıklarını bile bize vermiyorlardı çünkü yemeklerinden bir şey artmıyordu. 
Bilemezdim böyle olacağını. Bilseydim biraz gözlem yapar sonra taşınırdım buraya. Baharın ilk günleriydi ve her şey çok güzeldi o zamanlar. Günlerce sağdan soldan ot, çalı, ip ve dal parçaları toplamıştım buraya. Aslında burada daha önce başkaları da yaşamış ama terk etmişlerdi. Onların neden gittiğini sorgulamam lazımdı. Belki de bu yüzden burayı terk etmişlerdi. Bilemezdim böyle olacağını. 
Hepsi bir tarafa bir de bu evin haylaz kedisiyle uğraşmak zorundaydım. Ne zaman yiyecek aramaya çıksam gözüm hep arkada kalıyordu. Onu güç bela atlatıyordum ama bu defa yavrularım için endişeleniyordum. Döndüğümde hepsini sayıyordum, yerindeler mi diye. 
Belki de en iyisi leyleklere uyup göç etmekti buradan ama onlar kadar uzun kanatlarım yoktu ki. Üstelik yavrularım daha uçmayı yeni öğrenmişti. Yine de bir çözüm olmalıydı. Kışı geçirmek için daha yakında bir yuva kurmalıydım. 
O sabah her şey değişti. Büyük bir gürültüyle uyandım. Hemen yavrularımı saydım, hepsi yerindeydi. Bahçe kapısının önünde iki araç vardı biri boş biri ise eşya dolu. Olanları sessizce izlemeye başladım. Biraz daha yakından bakmak için karşıdaki ağaca uçmayı düşündüm fakat haylaz kedi pusuya yatmıştı, hareket edemiyordum. Havalandım ve bir tur attım gökyüzünde. Evet evet, ev sahibi değişiyordu. Yeni biri eve taşınıyordu, eski ev sahibi de eşyalarını yüklemeye başlamıştı bile. 
Öğleye doğru yeni ev sahibi eve yerleşti. Eski ev sahibi ise kedisini zorla alarak araçla mahalleden uzaklaşıyordu. Bu durum hoşuma gitmişti. Hemen yerimden uçup kedinin bulunduğu yere yaklaştım ve ona “gaaaaak gaaak” dedim. Eğer bizim dilimizi anlıyorsa ne demek istediğimi anlamıştır mutlaka. 
Yeni ev sahibi benim uçtuğumu görmüş ve tebessüm etmişti. Bir süre sonra kapının biraz ilerisine yiyecek ve su koyduğunu fark ettim. Artık içim rahattı. Yavrularımı yaza kadar besleyebilirdim. Belki de burada hayatımın kalan günlerini tamamlamak en iyisiydi benim için. 

MAYDANOZ

Yiğit Efe Demir

Ne zaman çıksam pazara 
Karşımda ilk onu görüyorum
Ne işe yarar acaba diye sorguluyorum
Ama bir cevap bulamıyorum

Kimileri diyor ki gözlere iyi gelir
Kimileri diyor ki salatanın sultanı
Ama ben onu en çok 
Omlette seviyorum

Evet aslında güzel bir bitki belki
Ama sorun bitki değil ki
Kendini maydanoz zannedenler bence sorun
Gerçek maydanozla ne derdim olur ki

BÜYÜK MİRAS

 GAMZE SENA KUYUCU

Yağmur damlaları pencereye vururken Ali, babasından kalan eski sandığı açmaya karar verdi. Sandık babasının çalışma odasındaydı. Ali babasının çalışma odasına doğru yöneldi. Kapının önünde durdu. Babasının ölümüne çok zaman olsa da içinde hala bir hüzün vardı. Odanın kapısını açtı. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi biraz toz olmuştu. Uzun zamandır kimse girmiyordu odaya. Ali içeri girdi. Sandık babasının kitaplığındaydı. Sandığı aldı, kapağını açtı. İçerisinde babasından kalma eşyalar vardı. Babasının en sevdiği tesbihi, aile fotoğrafları, gençlik fotoğrafları, çocukluktan beri biriktirdiği mektup pulları ve daha bir sürü eşya. Ali hepsine baktı. Duygulanmıştı. Teker teker çıkardı hepsini. Sandığın dibinde bir tane de mektup vardı. Yazıları biraz silinmişti. Sanırım üstünde “Sevgili Oğlum Ali ‘ye “yazıyordu. Ali hemen mektubu aldı. İçini açtı. İçinde küçük bir not ve harita vardı. Ali ilk olarak notu okudu. Notta sayılar yazıyordu. Sadece sayılar. Ali anlamamıştı. Haritayı inceledi. Burası yaşadıkları minik kasabanın ve yanındaki küçük ormanın haritasıydı. Ali hiçbir şey anlamamıştı. Babasının eşyalarını sandığa koydu. Sandığı da kitaplıktaki yerine. Ama üzerinde sayılar yazılı olan kâğıdı ve haritayı yanına aldı. Odasına geçti, sayıları başka bir kâğıda geçirdi. Sayılar tam şöyleydi. “10 1 29 12 17 6 18 21 16 1 17 11 17 12 4 6 21 12 22 12 17 5 6 6 17 28 1 23 15 11 19 1 3 11 17 5 12 17 5 “Ali kâğıda uzunca baktı. Şifreli bir yazıydı bu. Ama şifresini nasıl çözecekti. Düşünceler içerisinde uyuya kalmıştı. Sabah annesi Ali ‘yi uyandırdı. Okul vaktiydi. En sevdiği arkadaşı Ahmet ile aynı sırada oturuyordu. Ahmet ‘in kâğıda yazılar yazdığını gördü. Ali:
-Ne yazıyorsun Ahmet, dedi. 
Ahmet ise:
-Bir şifreleme taktiği biliyorum, gel sana da öğreteyim, dedi ve ardından anlatmaya başladı
-Şimdi alfabeyi şu kağıda yazalım. Alfabedeki birinci harf A, ikinci harf B… diye devam etti Ahmet. 
Ali’nin aklına hemen şifreli kağıt geldi. Kağıdı çıkardı ve Ahmet’e:
-Ahmet, ben bu notu daha doğrusu şifreli sayıları babamın bize hatıra bıraktığı sandıkta buldum. Acaba bu kağıtta da bahsettiğin şifreleme taktiği kullanılmış olabilir mi, dedi. 
Ahmet:
-Denemekten zarar çıkmaz, çözmeye çalışalım, dedi. 
Tüm sayıları birlikte harflere çevirdiler. İşe yaramıştı. Anlamlı bir cümle çıkmıştı ortaya. “Hazine ormanın içerisinde en yaşlı ağacın dibinde.” Yazıyordu kağıtta. Sonunda okulun zili çaldı. Evlere dağılma vakti gelmişti. Ali ile Ahmet annelerinden izin aldılar ve ellerinde kazma kürekle yola koyuldular. Tam ormana girecekleri sırada Ahmet:
-İyi de kağıtta ormanın en yaşlı ağacının dibinde, yazıyordu. Biz ormanın en yaşlı ağacını bilmiyoruz ki…
Ali:
-Doğru dedin. Acaba Şükrü amcaya mı gitsek, o her şeyi bilir, dedi. 
Ahmet başıyla Ali’nin bu fikrini onayladı. Yollarını değiştirerek Şükrü amcanın bakkalına gitmeye karar verdiler. Bakkala ulaştıklarında içerde birkaç müşteri vardı. Onlar gidince Ali, babasının sandığından çıkan gizemli notu ve notta yazılanları en ince ayrıntısına kadar anlattı. En sonunda da:
-Ormanın en yaşlı ağacını sen biliyor musun Şükrü amca, diye sordu. 
Şükrü amca:
-Bilirim ama size tarif etsem de bulamazsınız. Sizinle gelmem gerek. Olur mu, diye ilave etti. İki arkadaşın başka şansı yoktu. Şükrü amcaya birlikte gelebileceğini söylediler. Şükrü amca bakkalı kilitledi ve yola düştüler. Kısa bir yolculuktan sonra ormana ulaşmışlardı. Yol boyu konuştular fakat havadan sudan konuşmalardı bunlar. Ormanın girişinde Şükrü amca:
-Ah çocuklar, ne anılarımız var bu ormanda. Her gün gelirdik buraya, dedi. 
Bunları söyledikten sonra biraz duraksadı. Kimseden ses çıkmadığını fark edince devam etti:
-Şimdiki çocukların haline çok üzülüyorum. Sadece bilgisayarla oynuyorlar. Gerçek oyun ne bilmiyorlar, dedi. 
Ormanın içinde yürümeye başlamışlardı. En yaşlı ağacı biz bilmediğimiz için Şükrü amcayı takip ediyorduk. Bir süre sonra Şükrü amca yürümeyi bıraktı. Kocaman bir ağacın önünde durdu ve:
-Aradığınız ağaç bu. Az hatıram yok bu ağacın altında. Burada sadece bir define değil çocukluğum da gömülü.
Ahmet, hemen ağacın kenarını kazmaya başladı. Ali de onu görünce eline küreği aldı. Kocaman ağacın altında kocaman kökler ve taş parçaları vardı. Kazmak biraz zor olacaktı burayı ancak zor da olsa bu iş bitmeliydi. Bir süre sonra Ali’nin küreğine sert bir şey çarptı. Bu bir sandığın kapağıydı. Dikkatlice etrafını kazdı ve sandığı çıkardılar. Şükrü amca onları bırakmış, ormandaki diğer hatıralarını tazelemek için yürüyüşe çıkmıştı. Dikkatle sandığın kapağını kaldırdılar. Sandığın içinde eski bir kağıt vardı. Kağıt parçası nemlenmiş, çürümeye yüz tutmuştu ama üzerindeki yazılar okunabiliyordu. Not şöyleydi:
Canım oğlum bu sandığın içinden belki de mücevherler çıkmasını bekliyordun. Hatta bu not çıktı diye belki de bana kırgınsın şu anda, üzgünsün ama şimdi bu notu yırtıp atma. Sana birkaç nasihatim var onları oku. Biliyorum sen çok iyi bir evlatsın. Dürüstlüğü hiçbir zaman unutma. Yardım etmekten de kaçınma. Adaletli ve merhametli ol. Dünya hayatı geçicidir. Önemli olan dünyadan göçtükten sonra nasıl anıldığımızdır. Bu okuduklarını ömrün boyunca unutma olur mu? Emin ol canım oğlum benim sana en büyük mirasım para, altın, cevher değil senin güzel ahlakındır. 
Ali duygulanmıştı. Merak etme baba, dedi. Bu notu hep saklayacağım ve senin istediğin gibi bir evlat olmaya çalışacağım. Bunu söylerken gözyaşlarına hakim olamamıştı. Ahmet bir kenarda dinleniyor ve etrafı seyrediyordu. Bu esnada Şükrü amca geldi:
-İşiniz bitmiş görünüyor çocuklar, dedi. Haydi dönelim de size bir gazoz ısmarlayayım. 
Dönüş yolunda Ali’nin babasının böyle bir not bırakmış olacağını zaten tahmin ettiğini söyledi ve ilave etti: 
-Babanın parayla pulla işi olmazdı. Parayla işi olan adamalardan da uzak dururdu, dedi.
Ahmet:
-O zaman senden hep uzak durmuştur Şükrü amca, diyerek kahkaha attı.  

YENİ DÜNYA KAPISI

Ecem Ercins 
Elif Eslem Şimşek
Reyhan Veske
Nehir Almacı
Mehmet Kerem Gürbüz
Metehan Akkaya
Sami Yusuf Avcı

1. Bölüm: Avareliğimin Tarihi
Uzak Doğu’da yaşamanın zorluğunu sizler nereden bileceksiniz. Hele de ben yaşlarda iseniz burada hayat çok zor. Size kendimden bahsedeyim. Liseden mezun olalı çok bir zaman geçmedi. Şu an avareyim, boşluktayım, işsizim, herhangi bir uğraşım yok. Oysa büyük hayallerle üniversite sınavına girmiştim. İstediğim bölümü de kazanmıştım fakat istediğim bölümde istemediğim bir ders sistemi vardı. Hocalarımı sevmedim, üniversitenin bulunduğu şehri sevmedim. Zaten kolay seven biri de değilimdir ve bıraktım döndüm Uzak Doğu’ya yani Kars’a.
Adım Gürbüz. Adımın gürbüz olduğuna bakmayın boyum 1.50 ve kilom da 55. Belki adımı Gürbüz koymasalar boyum ve kilom normal olabilirdi. Aslında ben ailem için bir hayal kırıklığı olabilirim. Demek ki gürbüz bir evlatları olsun istediler ama daha dünyaya gelir gelmez onları hayal kırıklığına uğrattım. Bundan sonrasının ne olacağını da bilmiyorum. 
Avareyim dedim ya ne yapacak bir işim var ne de gidecek bir yerim. Sabah akşam aynı şekilde geçiyor zaman. Herkesin haftası yedi gün ama benimki tek gün: boşluk. Pazartesi ile cumanın hiçbir farkı yok. Cuma namazlarına da gitmeyi bıraktım zaten epeydir çünkü günleri takip edemiyorum. Ne zaman namaza gitmek istesem takvime bakıyorum ya Salı ya Pazar oluyor. 
Aslında böyle biri değildim başlangıçta ve böyle bir hayatı hak ettiğimi de düşünmüyorum. Sorumluluk sahibi biriydim ben, özellikle çocukken. Arkadaşlarımı kendimden daha çok düşünürdüm. Onların iyi birer öğrenci, iyi bir insan olmaları için hep yanlarında oldum. Yalnızca arkadaşlarımı değil ailemi de düşünürdüm, onların mutlu olması için tüm gücümle gayret ettim. Sonunda ne mi oldu? Avare biri oldum. 
27 Mart’ta dünyaya gelmişim. Belki de sorun buradan kaynaklanıyor. Gürbüz olamayışımın nedeni de bu olabilir. Belki 24 Haziran’da dünyaya gelsem gerçekten gürbüz olurdum. Zaten doğum günümü kutlayan da yok. Oysa ben öğrenci iken bütün arkadaşlarımın doğum gününü bir deftere yazmıştım ve onlara küçük hediyeler verirdim. Mesela bir arkadaşıma tavşan hediye etmiştim ama ertesi gün tavşan kaybolmuştu. Başka bir arkadaşıma tavuk hediye etmiştim, birkaç gün sonra arkadaşım bana bir kâse içinde tavuk çorbası getirmişti. Bir arkadaşıma da çok sevdiğim bir taşı boyayıp hediye etmiştim doğum gününde fakat arkadaşım taşı dereye fırlatıp sektirmişti. Bütün bunların karşılığında ben bir hediye aldım mı? Hayır. Hiçbir hediye almadım bu yaşıma kadar. 
Neyse ki kardeşim ailemi mutlu etmeyi başarabiliyor. Kardeşim benden küçük olmasına rağmen herkes onu ağabeyim sanıyor çünkü 1.80 boyunda ve yüz kiloya yakın. Böyle bir kardeşe sahip olmanın en güzel yanı birlikte yürürken kendimi güvende hissetmem. Benden iki yaş küçük oysa ve bu yıl o da üniversite sınavına girecek. Umarım sonu benim gibi olmaz zira bir evde iki avareye yer yok. Gerçi sonu benim gibi olsa da eminim benim kadar göze batmaz o. Çünkü onda şeytan tüyü var ve avare haliyle bile ailesini mutlu etmeyi becerebilir o. Kardeşime de Mesut ismini vermiş büyüklerimiz. Ne kadar da isabetli bir isim: Mesut. Adam bir sıfır önde başlamış hayata. Gürbüz nere, Mesut nere? İşin ilginç yanı Mesut’un da doğum günü 27 Mart ve hiç ıskalanmadan doğum günü her yıl kutlanır. Hem de kendimi bildiğimden beri. 

2. BÖLÜM İLK KARŞILAŞMA

Benim hikâyem burada başlıyor. Günlerden neydi bilmiyordum. Mevsimlerden hangisinde olduğumuzu ağaçlara bakarak tespit etmeye çalışırım galiba yaz başıydı ve nereye gideceğimi bilmeden yürüyordum. Çay ocağı mı? Cebimde para yoktu ki… Kütüphane mi? Benim okuyabileceğim kitap henüz yazılmamıştı ki? Irmak kenarına mı? Oltam yoktu ki balık tutayım. Bu düşüncelerle ilerlerken köyün hayli dışına çıktığımı fark etmemiştim. Birdenbire havanın kararmaya başladığını fark ettim. Saatime baktım, saatim duralı aylar olmuştu. Öylesine kolumda taşıyordum. Bu kadar çabuk akşam olmamalıydı. Önüme baktım, yol bitmişti. Geriye baktım, geldiğim yol yoktu. Köyümün tüm arazisini adım adım bilirdim ama ilk kez başka bir köyün hatta başka bir dünyanın eşiğinde gibiydim. Renkler değişmeye başlamıştı kararan havanın etkisiyle. Sesler kesilmişti. Etraf ne karanlık ne aydınlıktı. Yol olmasa da yürümeye karar verdim ta ki önümde yükselen kocaman kayalıkları görünceye kadar. Geriye dönmekten başka bir şansım yoktu ama ilerlemek, kayaların ardında ne olduğunu görmek de istiyordum. Aslında kayalıklar çok yüksek değildi ama 1.50 olduğum için bana yüksek görünüyordu belki de. Tırmanmaya karar verdim, belki manzarası güzeldir diye düşünüyordum. Biraz zor olsa da ayakkabılarımda birkaç yırtılmaya neden olsa da kayalıkların tepesine tırmanmayı başardım. Bu bir rüya mı diye düşünmeye başladım fakat kayalara tırmanırken parçalanan ellerimin acısını hissediyordum. Küçük çizikler kanla dolmuştu bile. Önce ellerime sonra karşıya baktım. Gördüklerime inanamıyordum. Bambaşka ve aydınlık bir dünya vardı karşımda. Her taraf yemyeşildi. Hiç görmediğim türde ağaçlar vardı, bin yaşında mıydı ağaçlar ya da iki bin yaşında mı? Ağaçların etrafı çiçeklerle doluydu fakat çiçekler solmuş görünüyordu. Yeniden ellerime bakarken yanımda bir hareketlilik hissettim ve omuzumdan uzatılan mendili fark ettim. Hayli otantik desenlerle süslenmiş eski bir mendildi bu. İrkildim ama mendili de almam gerekiyordu. Geriye dönmeye korkuyordum ama iyi biri olmasa bana mendil uzatmazdı. Ellerimi bir çırpıda temizledim. Tekrar ellerime baktığımda ne bir iz vardı ne de çizik. Mendili sahibine uzatmak için geriye döndüğümde bir an nefesim kesilecek gibi oldu. Önümde duran kişinin yüzü görünmüyordu. Yüzünü beyaz saçları kapatmıştı. Hayli yaşlı ama dinç biriydi. Daha önceden hiç görmediğim tarzda giyinmişti. Ayaklarına baktım, çok güzel çizmeleri vardı. Simsiyah bir pelerin rüzgarda dalgalanıyordu. Elinde kocaman bir asa vardı. Lacivert gömleğinin düğmeleri ağaçtan yapılmış gibiydi. Benden hayli uzun boyluydu. Yeninden yüzünü görmeye çalıştım ama nafile. Kendimi toparlayarak:
-Teşekkür ederim, dedim. 
Artık ellerim temiz ve hasarsız olduğu için elimi uzattım. 
-Ben Gürbüz. 
Karşımda duran kişinin sesini merak ediyordum. Ona dokunmanın, onunla tokalaşmanın korkutucu bir yanı olmayacağını belki yakınlığımızı ilerleteceğini düşünüyordum. Elim bir süre boşlukta kaldı. Daha sona kocaman elini bana doğru uzattı ve:
-Adım Mystery, dedi. 
Sesini duymuştum sonunda Mystery’nin ve adını da öğrenmiştim. Sert, tok bir sesti ve insanın içine işliyordu. Daha çok şey duymak istiyordum bu sesten. Elini elimde hissettiğimde başparmağının olmadığını hissettim. Hatta fark ettirmeden başparmağımla onun başparmağını aradım fakat yoktu. Yeniden yüzüne bakmaya çalıştım ama görünmüyordu. Hafif bir rüzgâr esmeye devam ediyordu. Benim kısa saçlarım bile biraz savruluyor ancak onun yüzünü örten saçları hareket etmiyordu. Acaba önünü ya da beni görebiliyor muydu? Elini usulca elimden çekerken:
-Endişe etmene gerek yok, ben seni görebiliyorum, duyabiliyorum, dedi. 
Bu esnada ürpermeye başladım. Kayalıkların arka tarafı tamamen karanlığa bürünmüştü. 

3. BÖLÜM: Büyük Kapının Önünde
Birden aklıma ailem ve evim geldi. Şayet vakit akşam olduysa beni merak ediyorlardır diye düşündüm. Geri dönmeli miydim, pek sanmıyorum. Peki, bundan sonra neler yaşayacaktım, görecektim, bunları da bilmiyordum. Kafam biraz karışıktı ki Mystery sessizliği bozdu:
-Ailen seni merak etmiyor, hatta yokluğunun farkında bile değiller. Şimdi sen yeni bir dünyayı keşfetmeye hatta kendini keşfetmeye, kendini düşünmeye hazır mısın?
Bu cümleler beni rahatlatmak yerine daha da endişelendirdi ama ona inanmak istiyordum. Bu güveni veriyordu bana. Belki de bu karşılaşma hayatımı düzene koymam için bir işaretti. Derin bir nefes aldım ve:
-Hazırım, dedim. 
Gözlerimi kapatmamı istedi. Gözlerimi kapadım, birkaç saniye sonra gözlerimi açmamı istedi. Gözlerimi açtığımda bambaşka bir evrendeydik. Burasını bir yerlerden hatırlıyordum. Belki rüyalardan belki hayallerden ama nereden hatırladığımı tam olarak bilmiyordum. Bunları düşünürken Mystery:
-Doğru düşünüyorsun, dedi. Burasını hatırlaman normal çünkü burası senin dünyan. Gerçek hayatta yaşarken uğramadığın ama gözlerini kapattığında ya da daldığında yaşadığın yer burası, dedi. 
Bu cümlelere inanmıştım çünkü kendimi son derece huzurlu hissediyordum. Özgür hissediyordum. Mystery bana:
-Gerçekten de özgürsün, hatta uçabilirsin, dedi. 
Bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Bu dünyaya alışmam vakit alacaktı sanki fakat bundan endişe duymuyordum. Gerçek dünyanın bu dünyaya göre bir cehennem olduğunu düşünmeye başlamıştım. Peki ama burada ne kadar süre kalacaktım, burada ne yapacaktım, nasıl yaşayacaktım?.. Mystery benim zihnimi okur ve bu sorulara cevap verir diye bekliyordum ki Mystery’nin yanımda olmadığını fark ettim. 
Artık hiç bilmediğim bir evrende tek başımaydım fakat endişem yoktu, huzurlu bir yerdi burası. Etrafta deniz yoktu fakat bir sahil sakinliği ve huzuru vardı. Bir meltem esiyordu ve beni adeta büyülüyordu. Gökyüzüne baktım, bulut filan yoktu. Mora yakın bir renkteydi gökyüzü. Orada öylece durmak, gökyüzüne bakmak bile huzur veriyordu. Bütün ömrümü burada sırt üstü yatıp gökyüzüne bakarak geçirebilirdim. Bu esnada gökyüzünün küçülmeye başladığını fark ettim. Yalnız gökyüzü değil gözümün gördüğü her yer daralıyor, küçülüyordu. Hemen ardımdaki taş, gözle görünmeyecek kadar küçülmüştü. Az önce duyduğum huzurdan eser kalmamıştı. Bunalmaya başlamış, kaçış yolu arıyordum ki karşımda Mystery belirdi. Onun varlığı bile buradan kaçma isteğimi durduramamıştı. Mystery biraz ürkütmüştü beni. Kısık bir sesle konuşmaya başladı:
-Bu gördüğün dünya aslında senin iç dünyan. Huzur da orada huzursuzluk da. Hatta avarelik de. Bu sonsuz dünyayı küçülten sensin. Düşüncelerinle, yaptıklarınla, duygularınla bu dünyayı biçimlendiren sensin. Şimdi tekrar gökyüzüne bakmalısın.
Gökyüzüne baktığımda güneşten küçük ama güneşe benzeyen 4 parlak cisim gördüm. Biri çok parlaktı bu cisimlerin, diğerleri daha az ışık veriyordu. Mystery:
-Bu dört güneşin ne olduğunu biliyor musun, hayatına aydınlık katan üç kişiyi düşün, kendini düşün, dedi. 
-Annem, babam ve kardeşim, dedim. 
Galiba bizim ailemizin farklı bir dünyada görünüşü böyleydi. İç dünyamda görünüşü böyleydi. Yeniden huzur duymaya başlamıştım ve küçülen her şey eski haline yeniden geliyordu. Bir meltem esiyordu bilmediğim bir yerlerden. Birazcık yürümek belki de uçmaya çalışmak iyi olabilirdi. Yapmak istediğim şeyi sadece düşünmem yetiyordu ve yürüyordum, uçuyordum. Hoşuma gitmişti bu özgürlük. Bir süre sonra uzakta kocaman bir kapı gördüm. Kapının üzerinde adım yazıyordu. Bir ev kapısı değildi bu. Bahçe kapısı da değildi. Oda kapısı hiç değildi. Garip bir kapıydı. Üzerinde adım yazdığına göre onu açmak ve ardında olanları görmek, hakkımdı. Kapıya elimi uzattım ama kapı kolu yoktu. İteklemeye çalıştım fakat nafile. Bir süre kapının önünde cebelleştikten sonra çaresizce önüne oturdum. Bu esnada Mystery geldi ve:
-O kapı, öyle kolay açılmaz. Ardında yeni hayatın var, dedi. 
Kapı, bu sözlerden sonra benim için daha anlamlı ve esrarengiz hale gelmişti. 

4. Bölüm: Üç Kapı

Benim hikâyem burada başlamıştı. Günlerden neydi bilmiyordum. Mevsimlerden hangisinde olduğumuzu ağaçlara bakarak tespit etmeye çalışırım galiba yaz başıydı ve nereye gideceğimi bilmeden yürümüştüm. Köyün dışında bir yerlerdeydim. Birdenbire havanın aydınlanmaya başladığını fark ettim. Saatime baktım, saatim aynı zamanı gösteriyordu.  Aslında ne bir adım ileri gitmiştim ne de vakit geçmişti. Yaşadığım her şeyin aslında birkaç dakikada gerçekleşmiş olma ihtimali yok gibiydi ama öyleydi. Şaşkındım. Büyüyor muydum, çocukluktan çıkıyor muydum yoksa artık ermişlere mi karışıyordum, kafamda bin türlü soru vardı. Bu esnada dönerek evin yolunu tutmuştum bile. Eve ulaştığımda kardeşim beni karşıladı:
-Ağabey, iyi misin? Sana ne oldu böyle, dedi. 
Onun bu sorusu beni telaşlandırmıştı fakat nasıl göründüğümü bilemiyordum. 
-Hiçbir şey, dedim. Sorun yok, biraz yürüdüm. 
-Kimlerle görüştün, nerede yürüdün, diye sorulara devam etti kardeşim. 
-Köyün dışındaydım. Mystery ile görüştüm, demiş bulundum. Fakat Mystery ismini bir yabancının ismini telaffuz eder gibi söylemiştim. 
Kardeşim kahkaha attı:
-Köyün dışında yaşayan tuhaf isimli bir arkadaş da buldun sonunda. Sana benziyor mu bari? 
Kardeşimin bu tavrı canımı çok sıkmıştı. Neden her şeyi bir çırpıda söylemiştim, bilemiyordum. Devam ettim:
-İnandın mı sen de hemen. Biraz dolaştım geldim işte. Biliyorsun ben avareliğin tarihini yazan adamım. Ne işim olur başkalarıyla, başka yerlerde, diye devam ettim. Kardeşim:
-Hepsi hepsi birkaç dakikadır yoksun ve dolaşıp geldiğini anlatıyorsun, dedi. Yeniden bozuk saatime baktım. Hâlen bozuktu. 
Kardeşim zaten az önceki cümlelerime çok inanmamıştı. Benim zihnimde ise yaşadıklarım vardı. O kapıyı hatırladım yeniden. Gündüz vakti rüya görmeye mi başlamıştım? Bana neler oluyordu ve o kapının ardında neler vardı?.. Sorular bitmek bilmiyordu zihnimde. Belki de sadece bir kez yaşayabileceğim bir meseleydi bu. Yoksa gıda zehirlenmesi mi yaşamıştım? Ama bir şey yememiştim ki yakın zamanda. 
En kısa zamanda aynı yere yeniden gitmeli ve o kapının ardına geçmeliydim. Madem çok fazla zaman geçmemişti, yeniden gidebilirdim aynı yere ve Mystery’i görebilirdim. Eve girmeden tekrar yola düştüm. Nasıl olduğunu anlamadım ama birkaç adım attıktan sonra kendimi aynı yerde buldum. 
Hava kararıyordu. Belki de bu kez gerçekten akşam oluyordu. Önümde yol bitmişti. Geriye döndüğümde kocaman bir boşluk vardı. Renkler önce kayboldu, sonra değişmeye başladı ve büyük bir sessizliğin içinde buldum kendimi. Aslında Mystery’i görmek ve ona bazı şeyler sormak istiyordum lakin ortalıkta yoktu kendisi. Az önce gördüğüm tek kapının bulunduğu yerde bu kez üç kapı vardı. Üçü de aynı boydaydı. Biri siyah, biri beyaz, biri sarıydı kapıların. Aniden Mystery’in sesini duydum:
-Üç kapıdan birini tercih et, dedi ama önce kapıların nereye açıldığını tahmin etmeye çalış. 
Oldum olası sınavları sevmezdim ve Mystery’nin bu sorusunda bir sınav havası sezmiştim. Yine de cevap vermeliydim:
-Beyaz kapı geleceği, siyah kapı geçmişi, sarı kapı ise eve dönüşü temsil ediyor, dedim.  
Bir yandan da sarı kapıya doğru elimi uzattım. Kapıyı açıp içeriye adım attığımda annem karşımdaydı ve ben de evdeydim. Annem biraz telaşlı:
-Oğlum, iyi misin? Sana ne oldu böyle, dedi. 
Onun bu sorusu beni telaşlandırmıştı fakat nasıl göründüğümü bilemiyordum. 
-Hiçbir şey, dedim. Sorun yok, biraz yürüdüm. 
-Kimlerle görüştün, nerede yürüdün, diye sorulara devam etti annem. 
-Köyün dışındaydım. Mystery ile görüştüm, demiş bulundum. Fakat Mystery ismini bir yabancının ismini telaffuz eder gibi söylemiştim. 
Annem tebessüm etti:
-Köyün dışında yaşayan tuhaf isimli bir arkadaş da buldun sonunda. Sana benziyor mu bari? 
Bu cümleleri nereden hatırladığımı düşünmeye başladım. Galiba kardeşim de aynı şeyleri söylemişti. En iyisi bir süre dinlenmek, avareliğin zirvelerinde dolaşmak ve evden hiç çıkmamaktı. Odama gittim ve uzandım.
 
5. Bölüm: Avareliğimin Tarih Oluşu
Uzak Doğu’da yaşamanın güzelliğini sizler nereden bileceksiniz. Hele de ben yaşlarda iseniz burada hayat çok güzel. 
Size kendimden bahsedeyim. Üniversiteden mezun olalı çok bir zaman geçmedi. Şu an çok sevdiğim işimi yapıyorum, psikoloğum.  İstediğim şehirde, istediğim üniversitede, istediğim bölümü bitirdim ve işime başladım, şimdi Uzak Doğu’dayım yani Güney Kore’de.
Adım Gürbüz. Boyum 1.80 ve kilom da 78. Ben ailem için bir gurur kaynağıyım galiba. Galiba diyorum çünkü kendilerinden uzakta olduğum için biraz kırgınlar ama yapacak bir şey yok. Bu hayal, benimdi ve şimdi gerçek oldu. 
Her şey birkaç dakikada yaşadığım garip olaylardan sonra oldu. 
O kapılardan sonra oldu bana ne olduysa.
Mystery’den sonra oldu. 
Mystery’i daha sonra hiç görmedim. Aslında kimseye de bahsetmemiştim annemden ve kardeşimden başka ama artık siz de biliyorsunuz bu gizemi. Biliyorum Mystery bu yazdıklarımı hiç okumayacak ve belki de şimdi başka başka avarelerin hayatında yeni kapılar aralama çabasında.
Şimdi düşünüyorum, Mystery adında gerçekten biri var mıydı, bir yanılsama mıydı, benim ikinci kişiliğim miydi, metafizik ya da mistik bir yaratık mıydı? Hayır, fazlaca düşünmek istemiyorum. Sadece benim hayatımı değiştiren biriydi o. 
27 Mart’a iki ay var ama şimdiden hediyelerim gelmeye başladı hem de çekik gözlü bir yığın arkadaşım var.  İyi ki 24 Haziran’da dünyaya gelmemişim. Hazirana daha aylar var.  Belki haziran ayında yakın doğuya giderim yani Kars’a. Ama mutlaka dönerim kısa bir süre sonra. Avarelik benim için mazimde kocaman bir boşluk fakat beni buraya atan şey işte o boşluk ve dönem. 
Bir gün kendinizi avare hissederseniz siz de yürüyün, kalabalıkların uzağına doğru yürüyün. Belki Mystery’i siz de görürsünüz. Görürseniz ona benden bahsedin lütfen. 

CEVAPSIZ YANKI

 
Ezgi Budak

I. Örülen Duvarlar

Ufak hayatlarımız büyük dertlerimizi büyütürken başımızdaki geri sayımı görmeliyiz. Bu yüzden o dertleri suçlayamayız zira amaçları budur. Hayat, ömrün tuğlalarıyla etrafımıza duvarlar örerken fark etmeyelim diye varlardır onlar. Tıpkı sevmediği yemeğin başında oyalandıkça ekranla avutulan bir çocuk gibi oluruz, gözlerimiz açıkken bile görmeyiz ne örülen duvarları ne de yediğimiz lokmaları. 
Problemler çözüldü diye sevinirken ya da sevinemeden bir bakmışız ki o duvarlar gökyüzünü de kapatmış. İste tam o an elimizdeki problem büyüklüğüyle birlikte varlığını da yitiriyor ve sonra o çocuk gibi yüzümüz de ekşiyor zira yaptıklarımızın farkına vardığımızda duvarları örmüş ve bizi güneşten uzaklaştırmış olan çoktan çekip gitmiş oluyor. O dört duvar arasında elimizde artık anlamlarını yitirmiş problemlerle bir başımıza kalıyoruz. 
Duvarlar tamamlandığında bir son vardır. Tatmin edip edici olup olmaması ise hiçbir şeyi değiştirmez. 
Sonsuz dediğimiz evrenin küçük bir galaksisinin küçücük bir gezegeninin önemsiz bir parçasıyız. Bu varoluşsal kriz için yeterli değil mi? Bu kadar değersiz olsak bile bir gün o duvarların biteceğini düşünmek korkunç değil mi? Evet, evet öyle… İnsanı düşündükçe delirten bir hiçlik sonuçta. Ama eğer böyle bakarsak elimize oyuncak edilmiş o büyük problemlere şükretmek gerekli belki. Derler ya biz ona bakmazken hayat akıp gidiyor, diye. Madem öyle farz edelim kafamızı problemlerden kaldırıp etrafımızda örülmekte olan duvarlara çevirdik, sonra?.. sanki gördüğümüz ne, yarım yamalak bir manzara ve belirgin karanlık. Sözüm, diyenlere. Bunları görmeseydik ne kaybederdik? Bilmiyorum ama ben ne kazandığımızı söyleyebilirim: sağlıklı bir zihin ve çözülmüş birkaç problem. Bunların yanında belki mutluluk. O duvarların farkında olmak ve tek tek örülüşünü izlemek delirtir insanı, o yüzden boş veriyoruz hayatı. Dönüp hayata bakmamızı isteyenler ya yanlış yere bakıyordur ya da hayata gereksiz bir anlam yüklüyordur. 
Belki farkında değiliz ama dünkü biz çoktan öldü ve biz yarına kaçtık ama yarınlar da dün olmuyor mu? Dünlerden dünlere, yarınlardan yarınlara kaçıyoruz, ölüm; şimdiki bizi bulmasın diye. Yine de elbet bir gün yarınlar da tükenecek ve kaçacak bir yer bulamadığımız için ölüm bizi de ebeleyecek. Peki ya her an bunun farkında olmak ve dünün bugüne en yakın aynı zamanda en ulaşılmaz gün olduğunu bilmek, nasıl hissettiriyor? Aldığımız ilk nefes gibidir belki. Bizi ağlatacak kadar ciğerlerimizi yakan ama hatırlayamayacağımız kadar unutulası bir acı… Dünün artık tarih olduğunu hatırlayınca bunu unutuyoruz zira yarını bir tek böyle ödüllendirebiliriz. O acıyı unutalım, unutalım ki hatırlayalım, hatırladığımızda da tekrar yanalım ve bu döngü içinde yok olalım. 
Hayat ya da daha sade haliyle varoluş, birçok şeye benzetilebilir. En basitinden bir nehre: Kimse akan nehrin yönünü değiştiremez, en fazla akışa direnç gösteren bir kaya olabilir fakat nehrin akmak için olan arzusu o dirençten çok daha kuvvetlidir ki bu da zamanla o kayayı un ufak eder. Ne yazık, kimse de aynı nehre iki kez giremez. 
Kimse bize hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini söylemedi, söyleyemez zaten. Bilen yok çünkü. Herkes bilerek ya da bilmeden kendi amacını bulmaya çalışırken sona yaklaşır. Bunun farkına vardığında da “bu kesinlikle ideal yol” diyemez. Pusulanız olmadan bir ormanda kaybolmak gibi. Evin yolunu bulsanız bile o yola “ideal” diyemezsiniz. Sonuçta o yola bir kez girip yoldan bir kez çıkabiliriz. Yani ideal yol, yoktur. Bir amaç ve amaç uğrunda feda edilenler vardır. 
Zamanda geriye dönüp feda edilenleri kurtaramayız. Bizim elimizden gelen tek şey, o fedakarlıklara sahip çıkmaktır. 
Evet, kimse bize nasıl yaşamamız gerektiğini söylemedi fakat hayır, çözüm; oturup örülen duvarları izlemek değil, her lokmasından zevk aldığımız bir yemek olmalı. O yemek de bitecek biliyorum ama bunun farkında olarak yemek, bizi yalnızca zehirler. Belki de çare, unutarak doymaktır. 

II. Zamanın Şekli
Zaman, insanın doğayla değil, kendisiyle savaşındaki ilk düşmandır. Kimsenin tanımlayamayacağı kadar soyut ama gözümüzün önünde akacak kadar somut. Doğrusal mı yoksa sarmal mı ilerleyeceğini bilemeyeceğimiz kadar şekilsiz fakat bir kalıba koyabileceğimiz kadar da düzgün. Akan ama durağan, sonsuz ama kısıtlı, her şeyin hükümdarı ve kölesi, normal ama olağandışı, algımızın dışında ama içinde, açıklanabilir ama anlaşılamaz, son ve başlangıç, hatır ama unutkanlık…
Zamanın zıddı yok deriz ama ya zamanın bile kendine aykırı bir hali varsa? Sonuçta kendi içinde bu kadar çelişen bir kelimenin zıddı yok, diyebilir miyiz? 
Fark ettim de insan büyüdükçe bu tür konulardan uzaklaşıyor ya da dile getiremiyor. Söylemeye dilimizin varmadığı bu kelime gerçekten ölüm mü? Ölümün nasıl bir şey olduğunu bilemeyiz, o yüzden üzerine yazılmış her şey teoride yalandır. Komik değil mi, şu cümledeki bilinmezlik kırıntısı bile bizi korkutmaya yetiyor. Bu yüzden kaçtığımız yegâne şey ölüm, en azından biz öyle sanıyoruz. Aslında düşününce korkulan ölüm değil, ayrılış. Yazdığımız ömürlük hikâyeden ayrılmak bizi korkutan. Peki ya edilen bu nihai vedayı vicdan kaldırmadığı için ölüm varsa? Ya ölüm, yok oluş acımızı hafifleten ilaçsa? Tüm o son bizim canımızı ölümden çok yakarken gerçekten korkulan şeyin ölüm olduğunu söyleyemeyiz. Bu açıdan bakınca kim bilir kaç günahsızı kendi korkularımızla günahkâr yaptık? 
Zaman sadece dek yöne bilet satar, o yüzden geçmişe müdahale edemeyiz ve geleceği sorgulayamayız. En başından da o bileti biz satın almayız. Hediye olduğu söylenir ama sadece söylenir. Zorla çıktığımız bir yolculukta ne kadar anlam bulabiliriz ki? Bilmiyorum ama birçoğumuz bulamasak bile o yolculuğa devam ediyoruz. Sanırım o biletlerin yanmasına kıyamıyoruz. 
Peki o bilet yandığında geriye ne kalır?
Zaman her şeyi götürür 
Ama en çok görmediklerimizi.
Bir sabah uyanırsın ve anlamlar ölmüştür.
Bir gün gülümsersin ve nedenini bilemezsin. 
Götürdüğü şey, sen değil senin olma ihtimalindir
Ama zaman akmaya devam eder. 
Bazıları yaşadığını sanır
Bazıları ise hiç doğmamış gibi kaybolur. 
Belki de hiçbir şey anlam ifade etmiyordur
Ve bizi de en çok bu korkutuyordur?
Boşluğun tam ortasında 
Anlam ararken kendi yankımıza çarpıp duruyoruz. 
Belki de tüm bu çaba
Hiçliğe karşı bir inat sadece.
Zaman ikiyüzlü bir yapıdır. 
Haklı olarak hepimizi yok eder. 
Günün sonunda herkes kaybeder.
Her şey anlamsızlaşır.
Bizim elimizden ise tüm o çabalar
Ve kendimiz adına yas tutmak gelir
Ve sanırım
O bilet yanınca 
Geriye cevapsız bir yankı kalır.