13 Aralık 2025 Cumartesi

KAYBETMEYEN ADAM

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

Kaç zamandır bir şeyler kaybetmemişti. Çöpe attığı şeyler vardı ama kaybettiği bir şey yoktu. Kaybetmeyi sevmezdi. Kaybetmek, ölümün kardeşiydi onun için. Sırf bu yüzden Fenerbahçe’yi bırakmış ardından da futbola olan ilgisini kaybetmişti. Çünkü kaybeden takım hangisi olursa olsun onu mutsuz ediyordu. Kaybetmek ona göre değildi. Çocukluğunu kaybetmişti ve gençliğini de kaybetmişti. Sağlığını kaybetmemek için çaba sarf ediyor, beslenmesine dikkat ediyordu. Spor yapıyordu. En büyük korkusu aslında hayatını kaybetmekti. Kayıp ilanlarını bir süre okumuştu. Kimliğini kaybeden, ehliyetini kaybeden… ilan veriyordu ve şöyle yazıyordu ilanlarda: Eski kimliğim hükümsüzdür, eski ehliyetim hükümsüzdür, eski diplomam hükümsüzdür. Bir de kedi, köpek hatta insan ilanları vardı. Kedimi kaybettim bulana şu kadar ödül… Köpeğimi kaybettim… Bir ara kendimi kaybettim, diye ilan vermeyi düşündü. Aklını kaybedenler ilan veriyor muydu? Kayıp ilanları anlamsızdı ve okumayı bırakmıştı. Bir yerlerde okumuştu şöyle yazıyordu: Kaybedecek şeyi olmayan insanlardan korkun. Var mıydı böyle insanlar. Belki de vardı. Erdem böyle biriydi mesela. İlkokul arkadaşı Erdem… Ne ders yapardı ne okula düzenli gelirdi. Hatta okul kıyafeti de giymezdi. Herkes için tehlikeli biriydi Erdem. Serseri mayın gibiydi. Öğretmenler bile ondan illallah etmişti. 
Onun kaybedecek çok şeyi vardı. Bu yüzden düzenli yaşamalıydı ama cüzdanını kaybedeceğini hiç düşünememişti. Ne yoktu ki cüzdanında? Kimliği, ehliyeti, banka kartları, gram altınlar, döviz, hesaplarının şifreleri ve kullanıcı adı… 
Bu bir kâbus olmalıydı. Belki de hayatın sonuydu. Hayat artık onun için bitmiş gibiydi. Kaybetmeyi korktuğu her şeyi bir cüzdana sığdırırsan böyle olur, dedi kendine. Belki de kaybetmemiş, çaldırmıştı. Etrafındaki insanları düşündü birer birer. Acaba cüzdanını kim almıştı? Kayıp ilanı mı vermeliydi yoksa tüm hesaplarını kapatmalı mıydı? Bir türlü işin içinden çıkamıyordu, yapacak çok işi vardı. Galiba kaybettiği yalnızca cüzdan değil huzurdu. Şimdilik huzurunu kaybetmişti ama aklını kaybetmeyeceği anlamına gelmiyordu bu. Aklını, hatta hayatını. 
Böyle bir sonu hak etmediğini düşünüyordu. Bir şeyler yapmak gerekliydi ama ne?
Soğukkanlılığını korumalıydı. Bunun için önce güzel bir abdest almalı ve bildiği duaları okumalıydı. Yitik duası diye bir şey duymuştu ancak evinde dua kitabı yoktu ki baksın. Yine de abdest aldı birkaç rekat namaz kıldı. Cüzdanının bulmak için dua etti. Birkaç saat çaresizce bekledi. Ne yaptıysa olmadı. Sonunda en yakın karakola gitmeye karar verdi. Hayatında ilk kez karakola gidecekti. Orada kendisini neyin beklediğini bilmiyordu ve bu onu endişelendiriyordu. Belki de cüzdanını bulan kişi karakola bırakmıştır, diye düşündü. Bu düşünce onu biraz daha rahatlattı ve karakola gitmek için kendini ikna etti. 
Karakolda kapıdan içeriye adım atar atmaz kendisine kimlik sordu görevliler. Biraz gergin bir şekilde konuştu:
-Ben de buraya kimlik için geldim. Kimliğimi kaybettim. 
Görevli bu cevap karşısında biraz şüphe duydu. Kimliğini kaybetmiş biri gibi durmuyordu çünkü:
-Üzerini aramak zorundayız, dedi. 
Üzeri aranırken başından geçen olayı anlatmaya çalıştı fakat ne üzerini arayan görevli ne de etraftakiler onun söylediklerine inanmış gibi görünmüyordu. 
İfadesi alındı, bir dilekçe yazdı. Herhangi bir gelişme olduğu taktirde kendisine ulaşacaklarını söylediler. Banka hesaplarını ve kullandığı diğer şifreli uygulamaları kapatması gerektiğini hatırlattılar. 
Karakoldan böyle dönmeyi hayal etmemişti. Karakola gider gitmez:
-Evet, cüzdanınızı almaya geldiniz Selim Bey, değil mi, diye bir soru beklemişti. 
Cüzdanını alır almaz karakoldakilere bir ziyafet çekmeyi bile planlamıştı. 
Evine doğru mu gitmeliydi yoksa bankalara mı uğramalıydı. Etrafından geçen insanlara şüpheyle bakıyordu. Ne malumdu etrafından geçen birilerinin cüzdanını bulmadığı. 
İnsan hiçbir şey kaybetmemek için yaşar fakat bir kerede her şeyini kaybedebilir, içinden böyle bir cümle geçti. Bu cümleyi sevdi. Hemen bir yere not etmek istedi. Cümlenin devamı da gelmişti. Kaybetmemek için değil doğru yaşamak için çabalamalı insan. Yazar mı oluyorum, filozof mu diye düşündü. Cüzdanını kaybetmişti, her şeyi kaybetmişti fakat kelimeler bulmaya başlamıştı. Cümleler yazmaya başlamıştı. Belki de kaybetmek aslında bulmanın anahtarıydı. Sanata, yazmaya, beste yapmaya yönelmiş insanlar hep böyle kaybeden insanlar mıydı? İnsan belki de kaybettiğini sanatta arıyordu. 
Bankalara gitmekten vazgeçti. Yoldaki ilk kırtasiyeden kendine bir defter almayı düşündü fakat cüzdanı kayıptı. Çaresizce evine yöneldi. Neyse ki evinin anahtarını kaybetmemişti. Bu da bir teselliydi. Evinin tam önünde durduğu sırada yanından hızla geçen bir araç yoldaki tüm su birikintisini üzerine boca etmişti. Normalde öfkelenirdi böyle şeylere fakat öfke duymadı. Hatta biraz serinlediğini düşündü. İyi gelmişti çamurlu su. İçeriye girmeli ve kıyafetlerini değişmeliydi. Çamur olan elbiselerini çıkardı. Yenilerini giymek üzere dolaba uzandı. Önceki gün giydiği elbiselerini yeniden giyme ihtiyacı hissetti. Çok kirli görünmüyorlardı. Çamurlu kıyafetini çamaşır sepetine bıraktı ve yeni kıyafetleriyle masasının önündeki koltuğuna yayılarak oturdu. Tam oturmuştu ki koltukta bir sertlik hissetti. Sağ eliyle usulca yokladı, arka cebindeki cüzdanını fark etti. Önce sevindi. Cüzdanı masaya koydu. Ardından kapıya doğru yöneldi. En yakın kırtasiyeden defter ve kalem almalıydı. Yazacağı hikâyenin adı şimdiden belliydi: Kaybetmeyen Adam.

E/BEDİ

 Nil Ateş
Ebedi bir tutsaklıktı o harf görünümündeki zelzele. Nereye baksa kafasında uğulduyordu çığlıklar. Hiç bitmeyen bir işkence. Her bakışında her duyduğunda zihnini daha çok sarsıyordu şu bitmez silinmez leke. Adı bile rahatsız ediciydi, “e” hangi dahi icat ettiyse.
Ama karar vermişti onu bu harften kurtaracak ilacı bulacaktı işte. Ebru gelmişti aklına ilk önce. Ama korkuyordu e ile başlayan her şeye. Sanata ilgisi olsa dahi cesaret edemedi bu işe. 
O an aydınlandı bir evde yaşaması onu rahatsız ediyordu sadece. Evden kurtulursa “e”den kurtulacaktı kesinlikle. 
E ile karşılaşmaması için bir liste çıkaracaktı, gitmeden önce. Ama kedi aklına geldi ilkönce. Çünkü ikinci harfi oydu işte. Gitti yerde kedi olmamalıydı, yazdı listesine. Diğer bir fikirse yemek olmamalıydı gittiği yerde.  Hem de o değişik harf iki taneydi bu sözcükte. Hiç yemek yemeyecekti gittiğinde

N'DEN YAZDIM

 Baha Kayhan
Bu hikâye bana kalmıştı bir yaz gününden. Bilmiyorum başka şey kalmadı bana neden. Bunu yazmak zorundaydım arkadaşlarım yorulmuş olsa da gülmekten. Oysa bana en çok gülen kişi, sensin. Sen yani sadece orada oturan, konuşan, yorulmadan çene çalan. 
Nerede kalmıştık evet bahsediyordum size hikâyeden. Bu hikayeydi bütün akşamımı mahveden. Bitmeliydi bu hikâye kimse görmeden. Fakat hikâye benden uzaklaşıyordu ben istemeden. Sessizce kenarda düşünüyordum ben. Kelimeleri saydım, ölçtüm zihnimden. Zihnim bir türlü kopamıyordu senden. İngilizce kelimeler geliyordu aklıma nine, ten. Bu yazı sonuna geldi hikâyeye geçmeden. Başka birilerinin de metinleri vardı yazması gereken. Keşke gelseydim daha erken. Böyle oluyormuş demek ki bir ders geç gelen. 

T HARFİNDE TÜKENMEK

 Feyza Duran

Kaldıralı çok olmuştu saltanat. Bütün tarih kitaplarında vardı böyle bir rivayet. Birkaç kitaba daha bakacaktı ki karşısına çıktı birdenbire Tevrat. O sırada duvardaki yazıya gözü takıldı, ne güzel süslemişti hattat. Kitaplar duvarda sıralı duruyordu kat kat. Neyse ki kitaplara geçilmiş ve eskilerde kalmıştı kil tablet. Kitaplara baktı hepsi ona dönmüştü sanki sırt. Kitaplarının önünde kendisini bekliyordu sandalye ama sanki sandalye değildi bekleyen bir taht. Tahtının kenarında dünden beri duruyordu buruşmuş mont. Oysa ucuz bir mont değildi şimdi artmıştır diye düşündü bunun da fiyat. 
Her şeyi bırakıp okumalı, yazmalı ve biraz da üretmeliydi sanat. Durmadan değişiyordu takvimler ve çalışıyordu saat. Yerine geçti, bir kitap aldı ve oturdu sandalyesine rahat rahat. Kimseler gelsin istemiyordu o akşam evine, kapı çalındı fakat. Açmalı mıyım diye düşündü, içi etmedi rahat. Kapı vuruluyordu ve kalmamıştı okumaya, yazmaya dair içinde tat. Şeytan diyordu ki kapıyı aç ve bir kitabı önünde duran kişiye fırlat. Usulca yerinden kalktı, kapıyı açtı fakat kimse yoktu heyhat. Böyle olmamalıydı hayat. Bir şeyler içmeliydi olsa da bayat. 

T HARFİNE TUTSAK

 

Ali Çağhan Kalaycı
Duvarda asılı duruyordu saat. Saate baktı ve aklına geldi diyet. Bu esnada evde bir şey olmadığını fark etti neyse ki yakındı market. Markete giderek aldı makarna tam on paket. Yetmişti neyse ki cebindeki nakit. Keşke alabilsem diye düşündü birkaç tane de but.  Dışarıya çıktığında tüm sıcağıyla yüzüne üflüyordu asfalt. Bu hayatın içinde nasıl yapılırdı ki sanat? Böyle olmamalıydı sanki hayat. Eve doğru giderken epeydir almadığını düşündü bir yerden davet. Keşke biri çağırsa onu ve hazırlasa eşsiz bir ziyafet. Lakin nerede insanlarda o nezaket. Böyle düşünerek döndü yeniden evine nihayet. Kendi kendine şöyle dedi: Bitecek bu yazı bitecek az daha sabret. Eve girdiğinde annesi seslendi: Et alıp gelir misin bir zahmet. Makarnaları yerine bırakıp dışarıya çıktı ve sessizce yeniden markete döndü Ahmet. 

E HARFİNE TAKILI KALMAK

Ertan Erdoğan

Bu değişik harf tüm hayatını sarmıştı nedense? Alfabede 29 harf olduğu söyleniyordu fakat o bir harfe takılmıştı sadece. Aklına takılan harf en çok kullanılan harfti: e. Üstelik e idi adımın ilk harfi de. Bu harfi düşündüğünü de bilmiyordu bence. Her şey sanki olmuştu bir bilmece. Bu esnada sokaktan bir satıcı geçiyordu ve bağırıyordu: Bunlar kesmece. Tüm cümleleri farklı farklı harflerle başlasa da bitiyordu e harfiyle. Bazıları halen anlamamış gibiydi, onlar için sanki bu büyük bir mesele. Noktayla bitiyor cümleler diyordu biri fakat noktalama işaretleri dahil değildi cümleye. Düşündü o esnada zaten noktalama işaretleri hangi yüzyılda kullanılmaya başlanmıştı ki diye. Hepsi hepsi bir asır olmuştu bu işaretler kullanılmaya başlayalı yalnızca Türkçede değil başka dillerde de. E harfini görmediğimde gözlüklerimde genelde oluyordu bir leke. E harfi büyükse şayet çatal gibi küçükse değişik bir küre. Onu görüyorum baksam nereye.  Aslında bu bir eğlence ama artık yeter diyorum bitsin bu çile. 

YILBAŞI

 Yiğit Efe Demir

Yeni bir yıla girmek önemli aslında
Bir yılı geride bırakmak
Ve başlamak bir yenisine
Bırakarak olumsuzlukları geride
Neşeyle ve ümitle

Ertesi günün tatil olduğunu bilmek
Oturmak geç saatlere kadar
Ailemle vakit geçirmek
Ertesi gün uyumak öğleye kadar
Büyük bir mutluluk değil mi sizce de

Sıradan bir gün olmuyor en azından
Yeni yılın ilk günü
Üstelik kar da yağmışsa
Kim diyebilir ki sıradan bir gün
Yılbaşı’na 

LİMON ÇİÇEĞİ

Zeynep Ada Karadaş

 Saldırılar birazcık olsun durmuştu. Günlerdir dinlenmeden mücadele ediyorduk. Bu topraklar bize emanetti ve korumamız gerekiyordu. Çocukluğumuzdan beri hep böyle demişlerdi bize: Vatan sana canım feda. Şimdi evimden, yaşadığım şehirden çok uzaklarda bir savaşın ortasındaydım. Annemi özlemiştim. Babamı da çok özlemiştim ama o bizden ayrılalı seneler olmuştu. Başka bir cephede ben henüz çocukken onun öldüğü haberini almıştık. Annem günlerce ağlamıştı bize göstermeden. Kardeşimi özlemiştim. Şehrimi özlemiştim. Evimi özlemiştim. Evimizin bulunduğu sokağı, o sokakta yaşayan kedileri bile özlemiştim. Balkonlardan sarkan çiçekleri özlemiştim. Pazar yerlerini, pazarcıların bağırtılarını özlemiştim. Acaba tekrar döndüğümde her şey yerli yerinde olacak mıydı? Derin düşüncelere dalmıştım ki yeni bir çatışma sesiyle irkildim fakat gücüm kalmamıştı. Aç ve uykusuzdum. Arada bir bulunduğum mevziden başımı kaldırıp görmediğim noktalara ben de atış yapıyor sonra yeniden düşüncelere dalıyordum. Aylardan nisandı. Ne güzel olur nisan ayında yaşadığım yerler, diye içimden geçti. Limonlar çiçek açardı. Akşamlar bir masal gibi olurdu. Yeniden annem geldi aklıma. Ailemi hiç bu kadar özlememiştim. Belki de bir mektup daha yazmalıydım. Son mektubumun üzerinden bir ay geçmişti ve cevap gelmemişti. Mektuplar en büyük tesellimdi benim. Annemin gönderdiği mektupları ezberlemiştim. Kaç kez okuduğumu saymadım bile. Elimi cebime attım ve rastgele bir mektup seçtim. Çatışma şiddetlenmişti. Çıkardığım mektup şöyle başlıyordu: 
Sevgili Oğlum,
Mektubunu biraz önce aldım ve kaç kez okudum bilemiyorum. Hayattasın ve iyi olduğunu söylüyorsun. Bu benim için yeter de artar bile. Bugünler geçecek ve yeniden aramızda olacaksın. Yeniden huzur içinde günlere kavuşacağız. Önce sana bir işyeri açacağız ardından düğününü yapacağız. Torunlarım olacak ve onları seninle büyüteceğiz. Babaanne olacağım günleri düşünerek geçiriyorum zamanı. Yeter ki şu savaş günleri geride kalsın. 
Burada her şey senin bıraktığın gibi. Yalnızca sen ve bazı gençler eksik aramızdan. Bazı arkadaşlarının üzücü haberleri geliyor cepheden ama onların isimlerini söyleyip de moralini bozmak istemiyorum. Neticede kutsal bir görev için kendilerini feda ettiler ve aileleri de hiç üzgün değil. Aslında üzgünler ama gururları üzüntünün önüne geçip bir teselli oluyor onlar için. 
Hasretle kucaklıyorum, 
                                                                                                        Annen
                                                                                                        Hatice / 8 Nisan 1917
Mektubu katlayıp tekrar yerine koyacaktım ki bir an annemin sesini duyar gibi oldum. Sağda solda kimseler yoktu. Birdenbire tüm sesler sustu. Bir an babamın da sesini duymaya başladım:
-Hoş geldin oğlum, diyordu fakat kendisi görünmüyordu ortalarda. 
Sesler kesilmiş ve mekan değişmişti. Çiçek kokuları geliyordu. Limon çiçeği kokuyordu her yer. Kuş cıvıltıları duyuyordum sonra. Arkadaşlarımın bazılarının da seslerini duyar olmuştum. Mavi ve yeşilin bütün tonları etrafımdaydı sanki. Nihayet annemi görmüştüm az ilerde. Kollarını bana açmıştı. Ben de kollarımı açarak ona doğru koşmaya çalıştım fakat hareket edemiyordum. Oysa her şey çok güzeldi. Annem bana doğru koşuyordu fakat ben ona doğru koşamıyordum. Uykum vardı, çok uykum vardı. Gözlerimi kapattım.