Üner Taha Aydemir
Kaç saattir yürüdüğünün farkında değildi. Kaç gündür
yürüdüğünün de farkında değildi. Kaç haftadır yürüyordu, nereye, niçin
yürüyordu? Yolun neresindeydi, nereden başlamıştı yürümeye? Bir belirsizlik
içinde yaptığı tek şey adım atmaktı. Saymadı adımlarını. Yolun ilerisini
düşünmedi. Yola nereden düşmüştü onu da hatırlamıyordu, yürüyordu.
Yolda kimse yoktu kendisinden başka. Yolda gece yoktu, yolda
gündüz de yoktu. Yürümeye başladığından beri ne rüzgâr ne yağmur ne kar vardı. Çantası
yoktu, şemsiyesi yoktu. Eğildi, ayakkabılarına baktı ne zamandır yolda
olduğunu, ne kadar yol yürüdüğünü anlayabilmek için; ayakkabıları
paramparçaydı. Eğilirken durmak istedi, ayakları buna müsaade etmedi,
yürüyordu. Sanki yürüyen kendisi değildi, yürüten ayaklarıydı. Ayaklarını
kontrol eden kendisi değil gibiydi. Ellerini sallayabiliyordu yürürken, bazen
ceplerine koyuyordu nereye bırakacağını bilemediği ellerini.
Rüzgâr saçlarından geçsin istiyordu ama rüzgâr yoktu.
Yağmurda ıslanmak istiyordu yürürken ama yağmıyordu. Yanında kendisiyle yürüyen
bir köpek olsun diye aklından geçiriyordu, yoktu. Üzerimden bulutlar geçsin
istiyordu, maviydi gökyüzü. Islık çalmak istiyordu, çalabiliyordu.
Sıkılacak gibi oluyordu bu tek düze yolculuktan. Bir çeşme
başında oturmak istiyordu mesela. Bir ağaç gölgesinde, çimenlerin üzerinde
uzanmak. Durmuyordu ayakları. Yol dümdüzdü, ne yokuşu vardı ne inişi. Yan yana
birkaç kişi sığabilirdi bu tertemiz asfalt yola, bir araç çok rahat
ilerleyebilirdi ama kimseler yoktu işte. Bir taş parçası bile yoktu, kurumuş
bir yaprak bile yoktu yolun üzerinde.
Birden ayakları durdu. Sağ ayağını yerinden kaldırmaya
çalıştı sanki yere çivilenmişti. Sol ayağını kaldırmak istedi gücü yetmedi.
Durmuştu. Karşıya baktı, kocaman bir yokuş vardı önünde.