21 Eylül 2024 Cumartesi

KARANLIK YOL



Fatma Beren Karatepe
Agâh Taha Temizkan
Ela Eyşan Polat
Amırhosseın Hamedıshahrakı
Elvin Rana Pelit
Atakan Kıvanç Ağca
Zümra Şahin



Yağmurlu bir sonbahar günüydü. Güneş batmak üzereydi. Günler iyice kısalmıştı, çabucak akşam oluyordu. Yollardaki ağaçların yaprakları kaldırımlara serilmiş sarı bir halı manzarası oluşturuyordu. Güneş batar batmaz hava iyice serinleyecekti. Oysa öğle vakti sıcaktan bunalıyordu insanlar. 
Aslında sonbaharı seviyordu ama sonbaharda okullar açıldığı için biraz canı sıkılıyordu. Senelerdir her sonbahar aynı şeyi yaşıyordu. İlkokula başladığı günden beri sonbaharlarda yüzü gülmemişti. Sonbahar demek evden uzak kalmak demekti, okul demekti, kantin, dersler, öğretmenler, teneffüsler, ödevler demekti. Hatta müdür demekti. Neyse ki evleri okuluna yakındı. Tam sekiz senedir gidip geldiği bu yolları ve bu yollardaki insanları ezberlemişti. Hatta bazen yol sıkıcı olmasın diye gözlerini kapatıyor biraz yürüyor sonra yeniden açıyordu. Yalnızca insanları değil hangi kaldırım taşlarının bozuk olduğunu, hangi ağacın kurumak üzere olduğunu, hangi ağacın üstünde hangi tür kuşun yuva yaptığını bile ezberden biliyordu. Çöp kutularının içinden ansızın fırlayan kedileri de tanıyordu ve her birine bir isim vermişti onların. Bunları düşünürken yolu yarılamıştı ama artık bu sene yol uzun geliyordu ona. Sıkılmıştı. Tam gözlerini kapatıp biraz da gözleri kapalı yürümek istemişti ki ilk kez farklı bir şey gördü. Önündeki yol ikiye ayrılıyordu. Oysa sekiz senedir bu yol dümdüz evlerine kadar onu ulaştırırdı. Durdu, sağa sola baktı. Gözlerini ovuşturdu. Evet, yol ikiye ayrılıyordu. Ne zaman yapılmıştı bu yol? Kim yapmıştı? Sabah görmemişti bu yolu. Üstelik sağa doğru ayrılan yol hayli karanlık ve sessiz görünüyordu. Belki de o yolu sadece kendisi görüyordu. Çünkü yanından geçen insanlardan hiç kimse o tarafa dönmüyordu. Belki de insanlar o yolu görüyor fakat girmekten korkuyordu. Birdenbire onun da içine bir korku düştü. Oysa merak ediyordu o yolun nereye çıktığını. Tek başına gidecek cesareti yoktu. Ansızın sekizinci sınıf olmanın verdiği usancı unuttu ve kafasında binbir soruyla eve doğru ilerledi. Evine ulaştığında annesi ondaki farklılığı sezmişti ama sormadı bile. Akşam yemeğini yedi. Testlerini çözmek üzere masaya oturdu fakat bir türlü okuduklarını anlayamıyordu. Gözünün önüne hep o karanlık yol geliyordu. Bir bahane bulsa da evden çıkabilse o yola girecekti fakat akşamları dışarıya çıkmaması gerekiyordu. Pencereye baktı. Dışarısı hayli karanlıktı. Sanki pencerenin arkasında kendisine bakan biri var gibiydi. Korkmaya başladı. Pencereye doğru yürüdü, pencereyi açtı. Kim olabilirdi ki bu saatte pencerenin önünde. Üstelik 8. Katta oturuyordu. Kendisini sorgulamaya başladı. Belki de psikolojisi bozulmuştu. Pencerede gördüğünü zannettiği şey belki de kendi yansımasıydı. 
Düşünmekten yorulmuştu. Çabucak uykusu geldi ve sabah aniden uyandı. Rüya görmüş müydü? Belki… Hiçbir şey hatırlamıyordu sadece aklında o karanlık yol vardı. Sanki gözlerini kapatmış ve birkaç saniye sonra sabah olmuş gibiydi. Giyindi, kahvaltısını yaptı ve hızlı adımlarla okula doğru yola çıktı. Aslında o sağa ayrılan yolu merak ediyordu. Yolun ayrıldığı yere gelince gördüklerine inanamadı. Dün akşam gördüğü yol kaybolmuştu. Bir süre bekledi, gözlerini ovuşturdu. Salavat getirdi. Kaldırım taşlarından birine oturdu ve bekledi lakin yol yoktu. Okula geç kalmamak için yeniden yola koyuldu. 
İlk ders, ondaki farklılığı sezen arkadaşları teneffüste ne olduğunu sordular. Biraz korkmuş biraz da şaşırmış vaziyette olan biteni anlattı. Arkadaşları da heyecanlanmıştı. Öğlen arasında yasak olmasına rağmen okuldan ayrılarak o bölgeye gitmeye karar verdiler. Hepsi birden çıkamazdı, bu dikkat çekerdi. Birer birer ayrılacaklar ve köşe başında buluşacaklardı. Plan hazırdı. 
Derslerin nasıl geçtiğini de anlamadılar çünkü dinlemediler. Hepsinde büyük bir heyecan vardı. Toplam beş kişiydiler. Öğlen vakti gelince sessiz sedasız birer birer okuldan sıvıştılar. Köşede buluşup hızlı adımlarla bölgeye geldiler. Mert, olay yerine gelince yine morali bozuldu çünkü sabah gördüğü manzaranın aynısıydı burada karşılaştığı. Arkadaşlarına anlatmaya başladı. Arkadaşları Mert’e bakarken üzülmeye başladılar. Mert ne kadar heyecanla anlatsa da bu hikayeye kimse inanmadı. Arkadaşlarından Efe, Mert’e baktı ve konuştu:
-Dün sen öğlen yemeğinde ne yemiştin?
Mert, bu sorunun nedenini anlamıştı. Cevap vermedi. Bu esnada Ferdi girdi söze:
-Günde kaç saat uyuyorsun Mert?
Mert, bu soruya da cevap vermedi. Sorular peş peşe geliyordu. Meral devam etti:
-Sen buradan geçerken saat kaç oluyor akşamları?
Mert, saati hesap etmek üzereydi ki Elisa söze girdi:
-Ben sana inanıyorum Mert. Okuduğum bazı kitaplarda zaman bölünmesi, boyut değişimi gibi bazı şeylere rastlamıştım. Fantastik kitaplarda sık karşılaşırım bu durumla, dedi. 
Ders saatinin yaklaştığını fark ettiler. Hızla okula yöneldiler. Okula girerken toplu halde girmişlerdi ve Müdür’ün pencereden kendilerini gördüğünü fark etmediler. Müdür, bu öğrencileri tanıdığı için sorun çıkarmadı. Mutlaka kırtasiyeye ya da benzer bir yere gitmişlerdir, diye düşündü. 
Mert, öğleden sonraki dersler boyunca sustu. Arkadaşları da Mert’in yanına uğramadı. Keşke söylemeseydim, diye düşündü Mert. Belki de haklılardı. Zaten kendisi de bir kez görmüştü bu yolu. 
Akşam eve dönerken bu yolu artık göremeyeceğini düşünüyordu ki yine aynı şey olmuştu. Sağ tarafta yolu yine gördü. Büyülenmiş gibi bir süre yola baktı. Tam bu esnada dün gece pencerede gördüğü yüze benzer bir yüz gördü yolun karanlığa kavuşan noktasında. Salavat getirdi. Besmele çekti. Yol karışışında duruyordu. Bu yolun gerçekten var olduğunu bir şekilde ispatlamak için birilerini aradı gözleri. Yolda kimse yoktu. Hatta bu vakitte çoğalan kuşlar bile yoktu ortada. Dünya durmuş gibiydi. Yola girip girmemekte endişeliydi. Belki de son kez görüyordu bu yolu. Bu yola girmeliydi. Bu yolda yürümeliydi. Sonucu ne olursa olsun bu tecrübeyi yaşamalıydı. Yolun ötesinde görünen silik yüz kendisini çağırıyor gibiydi. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Cesaret toplamaya çalıştı. Yola girmek için gözlerini açtı ve ilk adımını attığında yolun kaybolduğunu gördü. Daha fazla burada bekleyemezdi. Evin yolunu tuttu. 
Yolda yürürken Elisa’nın söyledikleri aklına geldi. Bu konularda yazılmış kitaplardan bahsetmişti. 
Evine girdi, tüm işlerini hallettikten sonra temiz bir kağıt koydu masaya. Kalemlerini çıkardı. Bir hikaye yazmalıydı. Önce hikayenin adını yazdı kağıdın en başına büyük harflerle:
KARANLIK YOL…

20 Eylül 2024 Cuma

YARIM

Akın Eliş, Ezgi Budak

Kendini çok eksik hatta yarım hissediyordu. Bir şeyler eksikti hayatında ama ne olduğunu bilmiyordu. Müzik dinliyordu fakat yarımlığını unutamıyordu. Ders çalışıyordu. Kimsenin çalışmadığı kadar çalışıyordu fakat hep bir yarımlık hissi zihninde çivi gibi batıyordu. Kitap okuyordu, parka gidiyordu, yürüyüşe çıkıyordu ama hep bir şeyler eksikti. 
Zaman zaman bu hissi ailesiyle ve arkadaşlarıyla konuşmaya yeltenmişti ancak ailesi onu psikoloğa götürmeyi teklif etmişti. Arkadaşları ise az ders çalışmasını ve az kitap okumasını önermişlerdi. Ciddiye alınmamıştı kimse tarafından bu sorunu. Ne yapsa, ne etse yaptığı, ettiği her şey bir boşluğa düşüyor gibiydi. Kocaman, karanlık bir uçurumdan aşağıya yuvarlanıyordu her eylemi ve sonra bulamıyordu onları. Kayboluyordu yaptığı şeyler, kayboluyordu düşündükleri bile. 
Rüyalarına bile siniyordu bu yarımlık hissi. Rüyaları da kayboluyordu. Hayatı yarım yaşadığını düşünmeye başlamıştı ve etrafını yarım gördüğünü. Her şeyi yarım görüyorum, diyemezdi. Anlatamazdı ki bunu kimseye lakin öyleydi. 
Arkadaşlarının arasında gülüyor, eğleniyormuş gibi yapıyordu. Onlardan ayrı kalınca daha da derinleşiyordu önünde durduğu uçurum. Daha da karanlıklaşıyordu. Onlarla maç yapıyor, onlarla pikniğe gidiyor, yürüyüşe çıkıyordu. 
Yine bir okul çıkışıydı ve herkes evine doğru ilerliyordu. Kimileri de okul önünde bekleyen servis araçlarına doğru gidiyordu. 
Üç kişilerdi birlikte yürüyen. Üç kişilerdi, eve kadar birlikte gidecek olan. Okulun dışına çıkmışlardı. Vakit ikindiydi ve havada hoş bir kızıllık vardı. Gölgeler uzamıştı. Üç arkadaş güneşi arkalarına almışlar, yürüyorlardı. Bir süre sonra beş kişi yürüdüklerini fark etti. Üç kişilerdi ve önlerinde yalnızca iki gölge vardı. Adımlarını yavaşlattı. Bir süre sonra yürümeyi bıraktı. İki arkadaşı ve iki gölge ilerlemişti. Gölgesinin olmadığını fark ettiğinde olduğu yerde kalmıştı. Bir ses duydu bunu fark ettiğinde. Çıtırtıya benzeyen bir ses. Arkadaşları döndü ve yanına geldiler. Gölgeler dönmedi. 

BİLİNÇALTI SANRISI


Ezgi Budak

Belki de bizi ayık tutan şey rüyalardır. Rüya, görme isteğiyle topladığımız bilgilerdir. Bilinçaltımıza işleyen, biz farkında olmasak bile bu arzuyla yanan küçük bir istektir. 
Uyku, bir kaçıştır. Hayatın somutluğunu bırakıp soyuta kaçtığın bir yoldur. Kısa sürse bile tüm iplerden ve yüklerden kurtulduğun bir eylemdir. Rüya görmek de cabası. Geçici bir süre bile olsa insanın inandığı bir sanrıdır. Yani rüya sanrı mıdır, değil midir bilmem. Ama en yakın kelime bu galiba. Peki, kabuslar da açgözlülüğün bir sonucuysa? Zaten böyle bir kaçış şansımız varken bir de farklı bir gerçeklik istememizden kaynaklanıyorsa? 
Güçlü bir iradeye sahip olmadıkça göreceğimiz rüyayı seçemeyiz ya da rüya  gördüğümüzü anlayamayız. Tabi kabuslar o gün veya o günler içinde gördüğümüz kötü şeylerin yansıması da olabilir. Ama zaten kötü bir gün geçirmişsek kaçış yolumuz neden bize daha çok yük olsun ki? Belki de kabusları kafamızda büyüten bizizdir. Fakat soluk soluğa uyandıktan sonra etkisini sürdürdüğü de doğrudur. Bu her ne kadar bizim hayal gücümüz olsa da. 
Kabus ve rüya kavramları gerçekten garipler. Gözümüzü kullanmadan bize görüntüler gösteren soyutluğun en güzel güçlerinden biri bence. Rüya ya da bilinçaltı sanrısı anılardan da ibaret olabilir. Kaçışımızın gerçekliği ve gerçekliğin kaçışı. Rüyalar her zaman mantıklı değildir. Lakin insanlar bu kıymetli sanrıya anlam yükler. Kaybetmek istemeyecekleri bir kavram. Her sorun uyuyarak çözülmez ama sorunların çözümü uyuyarak bulunabilir. Rüyaların kısa süreli bellekte yer alması onların unutulması gerektiği anlamına gelmez. Aksine az oldukları için değerlidirler. İnsana özel oldukları için değerlidirler. 

EKSİK TUĞLA


Ezgi Budak
Gözü kapalı resmedilir adalet. Çünkü o insanları dış görünüşüne göre yargılamaz. Her ne kadar bu çağın insanı tam tersini yapıyorsa da. Adalet kavramı soyuttur zira somutluğa ihtiyaç duymaz. İnsan bu iki gerçeklikten oluşuyor olsa bile belki de somutluğun adaleti güçsüz kılacağından soyuttur. Eşitlik ve adaletin aynı kavram olmadığı aşikâr. Eşitlik terazide gösterilemez.  Çünkü o terazinin kefelerine birer insan koyarsak elbet biri aşağıda kalır. Lakin eşitlik için o terazinin kolları aynı hizada olmalıdır. 
Ne yazık ki adalet bu günlerde gerektiği değeri görmüyor. Aslında insanın yaşama arzusunun fitili adalet olsa da o fitil yanamayacak kadar ıslak durumda. Şimdinin insanı insanlığın yani insanlık kelimesinin eksik kaldığının farkında değil. Fakat insanın ruhu evse bir tuğlası bile eksik kalınca içeri yağmurun, rüzgârın, dolunun girmesi kaçınılmaz oluyor. O eksik tuğlanın adı, adalet…
Tabii ki bu konu hakkında genelleme yapmak doğru olmaz. Ne de olsa her insan farklıdır. Bu yalnızca bir gözlem. Zaten bu gözlemi yapması gereken insanın kendisi. Yine de güçlü bir adalet duygusu ruhun gıdasıdır. Çünkü yalnızca adalet barışı getirebilir. 

GÜVEN/SİZ

Akın Eliş

Güven nedir? Tek başına güven kelimesi düşünüldüğünde çok bir anlam ifade etmiyor. Kendine güvenmek veya güvenmemek kelimeleri geliyor peşinden zihnime. Hemen ardından birilerinin güvenini kazanmak ifadesi geliyor. Düşünüyorum, geleceğini güvence altına almak gibi bir söylem de var. Güvenlik görevlileri var her gün sokaklarda karşılaştığımız. Güven kelimesi hayatın içinde aslında fakat ne kadar güvene sahibiz ya da ne kadar güvendeyiz, geleceğimiz güven altında ve kaç kişinin güvenini kazandık, kaç kişi bizim güvenimizi kazandı?

Güveniyoruz kendimize yaşarken, yürürken, düşünürken, konuşurken. Farkında olmasak da bu eylemlerin hepsi bir güven neticesi. Güvenin olduğu yerde kaygıya yer yok. Güvensiz bir ortam önce kaygıyla kendisini hissettiriyor.

Düşünüyorum; bunca güvenlik görevlisi, sigorta şirketi var. Demek ki yolunda gitmeyen bir şeyler de var dünyada. Bu yalnızca bizim ülkemize has bir durum değil. Dünyanın her yerinde, bütün gelişmiş toplumlarda bu sistemleri görmek mümkün fakat dağa başında yaşayan bir kabilede ya da medeniyetin ulaşmadığı yerlerde bu olgulara gerek kalmıyor.

Güven kelimesi yakın dönemde üretilmiş bir kelime. Yani birkaç yüzyıl önce sözlüklerde böyle bir kelimeye rastlamak mümkün değil. En azından bizim dilimiz için durum böyle. Demek ki bundan önceki çağlarda insanların birbirine güven duyması ya da geleceğini güvenceye almak gibi bir sorun yoktu. Dolayısıyla bu tarz bir kelimeye ihtiyaç da hissedilmemişti. Kelimeler de ihtiyaçlardan dolayı ortaya çıkmaz mı?

Güven duymak istiyoruz birilerine, bir şeylere dair ve güven vermek istiyoruz. Güvendeysek kendimizi huzurlu hissediyoruz. Güvensiz ortamlara yaklaşmak bile istemiyoruz. Güvensizliğin büyümesi huzurumuzu bozuyor, mutluluğumuzu azaltıyor.

Durup dururken ortaya çıkmamış bu kelime keşke zamanla unutulup gitse diye düşünüyorum. Herkes güvende olsa, herkesin geleceği güvende olsa. Oysa bu kelimeyi modern hayat tarzı bize icat etmişti. Kim bilir hangi vaatlerin kenarından sinsice bu kelime gelip huzurumuzu, mutluluğumuzu, umudumuzu, yarınlarımızı yerle bir etti. Belki de huzur ve güven metropollerde, şehirlerde modern yaşamlarda değil de doğanın kalbinde.

Şimdi düşünüyorum, güven kelimesinin eski karşılığı itimat imiş. İtimat galiba önce güvene dönüştü sonra güvensizliğe.

Güven, sadece bir kelime işte… Fakat içinde bir sistem, dünya, yaşam tarzı barındıran uzun bir kelime.

19 Eylül 2024 Perşembe

ÖZGÜRLÜĞÜN ÜLKESİ

 Meryem Katırcı

Akşam vakitlerinin benim için ayrı bir güzelliği var. Dolu dolu geçirdiğimi söylemem fakat akşamın sessizliği, sakinliği, dinginliği hoşuma gidiyor. Hele o usul usul çöken karanlık yok mu? Karanlık çöküyor ve sokaklar bambaşka bir hâl alıyor. Yollarda evlerine dönen insanlar, okuldan dönen öğrenciler…
Dikkat ettiniz mi bilmiyorum, akşamları kuşlarda bile bir telaş oluyor ve onlar da yuvalarına dönmek için çaba sarf ediyor. 
Biraz vakit ilerleyince şayet hava açıksa nazlı nazlı bir ay yükseliyor uzaklardan. Yıldızlar göz kırpmaya başlıyor sessiz sessiz. 
Şehirde de akşamın güzelliği başka fakat ben bir dağ başında yaşamak isterdim akşamı. Gökyüzüne daha yakın bir dağ başında. Yıldızları, şehir ışıklarının yutmadığı, ayın parlaklığını perdelemediği bir dağ başında. Bir yanda çekirge sesleri, bir yanda ateş böcekleri olsun isterdim. Uzaktan bir derenin şırıltısı gelsin kulağıma isterdim. Gözlerimi kapatıp açayım ve ay ile, yıldızlar ile selamlaşayım isterdim. 
Gündüzün vedasıdır akşam, güneşin vedası. Ayın ve yıldızların merhabası. 
Her vaktin bir bereketi var ama akşam vakitleri benim için daha bereketli. Özellikle ev halkı uyumaya başladıktan sonra yeni bir dünya, yeni bir hayat başlıyor benim için. Ödevlerin, soruların, sorunların ötesinde kendime ait bir dünya. Galiba akşamı en çok bu yüzden seviyorum. Akşam benim için özgürlüğün ülkesi. Kimse rahatsız etmiyor beni bu ülkede. Bu ülkenin tek sahibi benim ve süsü karanlık, yıldızlar, ay.

OKUL SEVGİSİ

 Meryem Katırcı

Sınıftaki herkes ondan rahatsızdı. Öğretmen bile ondan rahatsızdı. Oysa öğrenmeye çok meraklıydı ve kimseye bir zararı yoktu. Bir şeyler öğrenmek ve hayatında uygulamak istiyordu. Bütün dersleri seviyordu ve kaçırmadan dinlemek istiyordu fakat çoğu zaman ya kapıdan çıkarıyorlardı onu ya da pencereden. Evet, pencereden kovulduğu zamanlar da olmuştu. 
Sesi çok çıkmıyordu. Hatta sadece yakınında olanlar onun sesini duyabiliyordu ve cüssesi de yer kaplamıyordu. Sınıfta olmadığı zaman kimsenin yeri genişlemiyordu ve onun yokluğunu kimse fark etmiyordu da. 
Yoklama alınıyordu ama o olmadığı zamanlarda yoklama fişine “yok” yazılmıyordu. Yaramazlık yapanların isimleri tahtaya yazılıyordu fakat bazen yaramazlık yapmaya yelteniyor ama bir türlü adını tahtaya yazdıramıyordu. Kimse onunla konuşmuyordu. 
Lavaboya gidince de istenmeyen kişi oydu. Onu görmekten en  çok kantinde rahatsız oluyorlardı. Kantinci kaç kez kovalamıştı onu kantinden. Hatta bir keresinde az kalsın bacağı kırılacaktı kantinciden kaçarken. 
Çok şey istemiyordu ki… Sadece ders dinlemek istiyordu. Bilgi sahibi olmak, kültürlenmek istiyordu. Sıradan bir canlı olmamak istiyordu. Açık kitap gördüğünde mutlaka satır satır okurdu. Bazen tahtada yazılı olanları görmek için tahtanın en yakınına giderdi. Özellikle tahtaya yaklaştığında öğretmen değişik hareketler yaparak kovardı onu tahtanın etrafından. Suçu neydi, bu hayat ona neden layık görülmüştü anlamıyordu. 
Anne babası ve arkadaşları onun okula gitmesini istemiyordu. Okul tehlikeli bir yer diyorlardı. Hastalanırsın, bırak bu okul sevgisini, parklar, bahçeler daha güzel diyorlardı ama nafile. Bir kez okul aşkına yakalanmıştı. Okul bambaşka bir yerdi onun için. Teneffüs zillerini de seviyordu, pazartesi sabahları, cuma akşamları müdürün yaptığı konuşmaları da. Birkaç kez de müdür odasına gitmişti ama müdür onu çok korkutmuştu. O günden beri müdüre sadece dışarda selam vermeye başladı. Müdür, onu görünce kızgın bakışlarla değişik davranışlar sergiliyordu. Bir keresinde de öğretmenler odasına girip orada kültürlenmek, yeni şeyler öğrenmek istemişti ama oradan da kovulmuştu. 
Hayatı bir yerlerden kovulmakla geçiyordu. Oysa çok şey istemiyordu ki. Ailesi ve arkadaşları istemese de kış mevsiminde okulun sağladığı imkanlar başka bir yerde yoktu. Kışın sıcacık oluyordu sınıflar. Üstelik akşamları kimsecikler olmuyordu ve o istediği gibi hareket edebiliyordu. Kovulmuyordu akşamları. Tüm koridorlar, öğretmen odası, diğer sınıflar… Hepsine girip çıkabiliyordu. Ders olmuyordu, öğrenci ve öğretmen olmuyordu, kovan olmuyordu ama akşam vakitleri hayli keyifliydi onun için. 
İnsanlar neden anlamıyordu kendisini. Öğrenmek isteyen, bir şeyler dinlemek isteyen bir karasineğin onlara ne zararı olabilirdi ki?

KIŞ BİTTİ

Meryem Katırcı, Zehra Yıldırım

Normalde kış mevsiminin usul usul kasabayı terk etmesi, baharın ilk seslerinin duyulması gerekiyordu fakat kışın gitmeye niyeti yok gibiydi. Sanki bu kasabayı sahiplenmiş gibiydi soğuk ve kar. İnsanlar haftalardır devam eden kar yağışı yüzünden evden çıkamaz olmuştu. Çoğu evde yakacak sorunu başlamıştı bile. Eskilerin zemheri dedikleri zaman dilimi çoktan geride kalmıştı. Dedesi böyle zamanlarda cebinde taşıdığı eski defteri çıkarır zemheri, gücük, abrul, kocakarı soğukları gibi şeyler söylerdi ve her seferinde de tutardı onun söylediği hava tahmini ama bu kez tutmamıştı. O defterde neler yoktu ki? Evde yaşayan herkesin doğum tarihi hatta ineklerin buzağılama tarihi, koyunların kuzulama tarihleri bile vardı. Sadece bunlar değil, hangi hastalığa hangi bitki iyi gelir, hangi dua hangi zamanlarda okunur… Kafa defteri derdi dedesi o deftere. Zaten kış en çok dedesini ürkütmüştü bu sene. Karlı dağlara bakıp bakıp bir türkü mırıldanıyordu:
Bu yıl bu dağların karı erimez
Eser bâd-i sabâ yel bozuk bozuk
Dedesi, kim bilir kaç kez kış mevsimi yaşamıştı ama bu mevsim ona ağır gelmişti. Yorgunluğu gözlerinden, yüzünden belli oluyordu. 
Yine sabahın ilk saatleriydi ve yine dışarda kar, kimi zaman çoğalıp kimi zaman azalarak yağmaya devam ediyordu. Kar yüzünden şubat tatili de uzamıştı ve her hafta okulların açılması bir hafta ileriye atılıyordu. Kasabadaki çocuklar başlangıçta bu durumdan hayli keyifliydiler fakat bir süre sonra onlar da usanmıştı. Yeterince kartopu oynamışlar, kardan adam yapmışlardı. Artık onlar da baharın gelmesini dört gözle bekliyorlardı. 
Zeki, pencereden dışarıya baktı ve kahvaltı için mutfağa doğru yöneldi. Zaten herkes masa başındaydı. Kimse kahvaltı boyunca konuşmadı. Dedesi de konuşmadı. Kahvaltı bittikten sonra dedesiyle birlikte dışarıya çıktı ve kapı önünde biriken karları kürediler bir süre. Evin kedisi bile artık dışarıya çıkmak istiyor fakat birkaç adım attıktan sonra koşarak içeriye giriyordu. 
Zeki, dedesini konuşturmak için zihninde konu arıyordu. Bir şey bulamadı ama öylesine ağzından bir soru çıkıverdi:
-Babaannemi özlüyor musun dedeciğim?
Ansızın gelen bu soru karşısında dede birdenbire donup kaldı. Nefesi hızlandı. Gözleri bulutlandı. Kendisini toparladı ve derin bir iç çekişten sonra:
-Özlenmez mi, dedi. 
Başka bir şey demedi. Zeki, bu soruyu nasıl sorduğuna kendisi de şaşırdı. Sorulacak şey miydi şimdi sabah sabah bu? Babaannesi öleli henüz birkaç sene olmuştu ve dedesi onun ölümünden kendisini de sorumlu tutuyordu. Yeterince ilgilenemediğini, değerini bilemediğini uzun süre anlatmış durmuştu. Bu soğuk havadan kurtarmalıydı dedesini. Aklına muzipçe şeyler geliyordu ama dedesinin nasıl karşılayacağını kestiremedi. Sessizce yerden bir avuç kar aldı ve biraz uzaklaşarak dedesine minik bir kartopu fırlattı. Dedesi yine şaşkındı ama küçük bir tebessümden sonra omzuna isabet eden karları temizledi ve karşı atakta bulunmak için eğildi. Zeki, saklanmaya çalıştı ama vazgeçti ve dedesinin fersiz kollarla kendisine fırlattığı kartopunun sırtında dağılmasına müsaade etti. Dedesi artık gülümsüyordu. Zaten kapının önünü de temizlemişlerdi. Tam içeriye girecekleri sırada kar yağışının durduğunu fark ettiler. Bu durum da onları biraz daha mutlu etmeye yetmişti. 
Belki de bekledikleri bahar artık gerçekten gelecekti. Öğleye doğru hava tamamen açıldı ve yumuşadı. Hatta karlar erimeye başladı. Bu hızla karlar erir ve yeniden yağmazsa birkaç güne okullar açılacak demekti. Karların eridiğini ve güneşin çıktığını gören kasabaya bir hareketlilik gelmişti. 
Ertesi sabah uyandıklarında hava yine güneşliydi ve her taraf yavaş yavaş eriyen karların suyuyla doluydu. Kaç zamandır durgun olan dedesi o gün keyifliydi ve yüzüne renk gelmiş gibiydi. Bir bahara daha ulaşmış olmanın sevinciydi aslında dedesinin yaşadığı. Bahar demek, yeni bir başlangıç demekti, tazelik ve yaşama sevinci demekti.