4 Ocak 2025 Cumartesi

BAŞIMIN ÜSTÜNDE YERİ VAR

 EYMEN ÇAM 


Kafana takma diyorlar
Takmamak olur mu hiç
O kafamda değilken
Kendimi iyi hissetmiyorum


Kışın en ayaz günlerinde
Yazın güneşli saatlerinde
Kafamda onunla geziyorum
Ben onsuz yapamıyorum

O benim için yoldaş
Başımın üstünde yeri olan arkadaş
Ayakkabı nasıl gerekli ise insana
Bence öyle gerekli güzel bir şapka

KARAMSAR GÜNLER

 YUSUF KEREM ACAR 

Ne kadar iyimser olsam da
Yine de gelip beni buluyor karamsarlık
Özellikle pazartesi günleri 
Yanımdan ayrılmıyor bile bir anlık


Bana soruyorlar ne oldu ne var
Bir şey yok diyorum inanmıyorlar
Nasıl geçecek günler cuma nasıl gelecek
Bunu düşünüyorum yalnızca bilmiyorlar

Pazar gününden başlıyor aslında karamsarlık
Çünkü ertesi günü büyük karanlık
Yaz tatillerinde görün siz beni
Yanımdan ayrılmıyor hiç aydınlık

ALIŞAMADIM


İSMET ÇINAR ALTUNTAŞ 

Hâlen alışamadım sana
Oysa benim için vazgeçilmezsin
Sürekli yanımdasın
Burnumun ucunda

Sen varken dünya daha renkli
Sen varken her şey daha anlaşılır
Yokluğun biraz karanlık, karmaşık
Neyse ki derecelerin çok küçük
Umarım daha fazla büyümez onlar
Sevgili gözlük 

KÜÇÜK YALNIZLIK

Aden Mira Kartal


Kocaman bir sınıfta
Nedir yalnız kalmak bilir misiniz
Üstelik en yakın arkadaşınız yoksa yanınızda
Baktığınızda yalnızca boşluk varsa sıranızda
Nasıl geçecek zaman diye düşünürsünüz


Neyse ki uzun sürmeyecek bu ayrılık
Ve arkadaşım geldiğinde yanımdaki sıraya
Bitecek bu küçük yalnızlık

ÇAY AŞKINA

EYMEN ÇAM 
YUSUF KEREM ACAR 
İSMET ÇINAR ALTUNTAŞ 
ADEN MİRA KARTAL



Ekmeksiz yaşarım ama çaysız asla, diyordu. Daha çocukken başlamıştı çaya. Akranları süt içerken o çay içmişti sadece. Şehirlerarası yolculuklarda onun yaşındakiler meyve suyu, kek, bisküvi, çikolata isterken muavinden o yalnızca çay istemişti. Okul kantininde sabahın ilk saatlerinden itibaren her teneffüs çay içiyordu. Çay içmediği gün kendini çok kötü hissediyordu. Hiçbir şey yapası olmuyordu. Ramazan ayında en çok çaysızlık onu zorluyordu. İftarı çayla yapıyordu. Sahurda sadece çay içiyordu. 
İyi çayı kokusundan, renginden tanıyor ve bulduğu yerde bardakla değil sürahiyle içiyordu.
Yıllar geride kalıyordu. Okul çağı geldiğinde yazmayı öğrendiği ilk sözcük “çay”dı. Çay kelimesini okumayı zaten birkaç yaşında iken öğrenmişti. Öğretmenleri bir kompozisyon yazın, dediğinde mutlaka çay konulu yazılar yazıyordu. Matematik dersinde çay problemleri uyduruyordu. Resim dersinde yalnızca çay bardağı ve çaydan resimleri çiziyordu. En sevdiği şehir Rize’ydi çünkü ora çayın merkeziydi. İlerde üniversite okumak için Rize’ye gidecek ve orada yaşamaya devam edecekti. 
Çaylar türlü türlüydü fakat onun için adı çay olan her şey önemliydi. Herkes bisküviyi çaya batırırken o çorbaya çay katıyordu. Ekmeğini, simidini çaya bandırarak yiyordu. Gofret, çikolata yemesi gerektiğinde onları da çay bardağına bırakıp öyle yiyordu. 
Çay, onun kırmızı çizgisiydi. 
Çay içmeyen, sevmeyen kişilerle dostluk kuramazdı. Hele kahve içenlerden nefret ediyordu. Yeni tanıştığı kişilere sorduğu ilk soru şuydu:
-Günde kaç bardak çay içersin?
Günde beş bardaktan az çay içenler ona göre güvenilmez insanlardı. Mesela kardeşi…
Sınav sene yaklaşmıştı ve çayı daha da çoğaltmıştı. Arkadaşları suluk taşırken o termos taşıyordu içi çay dolu olan. Gün içinde termos boşalıyor yeniden dolduruyordu onu çayla. 
O gün ikinci termos çay bittikten sonra önce terledi, ardından kaşınmaya başladı. İlk kez düşündü acaba çayı çok mu içiyorum, diye. Belki de sınıf sıcaktı, hava sıcaktı ondandı kaşınması, terlemesi. Son derse girdiklerinde artık yerinde duramıyor sürekli vücudunun bir yerlerini kaşıyordu. Öğretmenleri durumu fark etmişti ama zaten son dersti. Son derste sırtını sınıfın duvarına yaslamış  kurbanlık dana gibi sırtını duvara sürterek kaşıntıyı gidermeye çalışıyordu. 
Okul bitti ve serviste kaşına kaşına eve ulaştı. Eve ulaşır ulaşmaz önce elbiselerini değiştirdi, duş aldı fakat kaşıntısı geçmiyordu. İlk kez bu kadar uzun süre çay içmemişti. Durumu fark eden annesi Çaycan’ın kollarına, vücuduna baktığında kırmızı benekler gördü. Hatta bazıları kanamaya dönmüştü bu beneklerin. Daha fazla beklemeden hastaneye gitmek gerekiyordu. 
Annesi ve Çaycan hastanede önce tahlil verdiler ardından krem alarak ayrıldılar. Tahliller ertesi gün çıkacaktı ve Çaycan saatlerdir çay içmemişti. Hastanenin kantininden bir bardak çay aldı ve dışarıya çıkıncaya kadar bitirdi. Sanki tadı kaçmıştı çayın. 
Ertesi sabah Çaycan yine kaşınarak uyandı. Tahliller sonuçlanıncaya kadar okula gitmemesi gerekiyordu. Belki de bulaşıcıydı bu kaşıntı. Sabahın erken saatlerinde annesi tahlil sonuçlarını açıkladı: Vitamin ve demir eksikliği. 
Çayda yeterince vitamin olmalıydı oysa. Nereden çıkmıştı bunlar şimdi. Demir eksikliği nasıl giderilirdi? 
Annesi hastaneye gitti ve çabucak bir poşet dolusu ilaçla yeniden döndü. Doktorun söylediğine göre bu durumun nedeni çaydı. Çaycan, önce bunu kabul etmek istemedi. Yıllardır çay içiyordu ama bir sorun yaşamamıştı. Hiç değilse bir süre çaya ara vererek denemesi gerekiyordu çaysız hayatı. 
Çaycan, demliklere küskündü. Bardaklarla arasında artık buzdağları vardı. Kahvaltıda, akşam vakti, öğlen vakti, kantinde çayı görmemek için çaba sarf ediyordu. Bir süre sonra bu duruma alıştı fakat artık yeni bir sorunu vardı: ayran. 
Bardaklar dolusu ayran içiyordu her gün. Termosunda da soğuk ve tuzlu ayran götürmeye başlamıştı okula. 

HAYAL


Elif Dağdeviren

Uzaya çıkmaktı benim hayalim
Zaman zaman halen bu hayali kuruyorum
Ama belki de gerçekleşmeyecek bir hayal
Yine de bu hayal ile yaşamaya devam ediyorum 

YEŞİL SIRDAŞIM

Elif Dağdeviren

Rengi yeşil onun
Ve duygularımın tercümanı
Onunla aktarırım kâğıda
Düşüncelerimi, duygularımı, hayallerimi
Neler neler anlatırım ona

Üzülünce, sevinince
Onunla açarım günlüğümün sayfalarını
Bütün duygularımı bilir
Çünkü sadece o beni anlar

Belki de konuşabilse
O da benimle duygularını paylaşır
Ama dili yok onun
O sadece yazar
Benim içimden geçenleri
Kalemim
Biricik sırdaşım

DUYGU HAPİSHANEM

Doğa Uzunpınar

1. Bölüm: Ben
Herkes bana duygusuzsun, karamsarsın ve tepkisizsin diyor. Hâlbuki ben bütün duygularımı yaşıyorum. Dışımdan karamsar olabilirim ama aslında iyimserim. Tepkisiz değilim. Yalnızca tepkilerimi göstermeyen biriyim. Beni neden böyle görüyorlar ki? Hayatın farkındayım. Kötü şeylerden haberdarım. Bu yüzden mutlu olamıyorum. Acıların ağrısı çok ağır geliyor. Yaptıkları hataları düzeltmek yerine böyle sorular sormaları beni çok kızdırıyor. Onlar kim mi? Herkes… Herkes aynı. Hiç kimsenin en ufak bir farkı yok. Herkes, herkesi olumlu veya olumsuz eleştiriyor. Bu da benim duygularımı sarsıyor. Bu sebeple beni böyle görüyorlar. Duygu hapishanemdeki klasik bir günüm, işte her günüm bu düşüncelerle başlıyor. Her gün bana özel yapılmış olan bir hapishanede oturuyorum ama koruyucu olarak değil, suçlu olarak. 

2. Bölüm:  Hapishanem
Gündüzleri benim için özgürlük demekti. Hapishaneden çıktığım zaman çoğunlukla gündüz oluyordu. Bu her zaman değişiyordu. Ben ne zaman uyanırsam çıkıyordum hapishanemden. O yüzden uyumaktan nefret ediyorum çünkü rüyalarım aslında rüya değil, hapishanemde yaşadıklarım.
Şimdi size hapishanemden bahsetmek istiyorum. Burası her hapishane gibi gri duvarlardan oluşmuyor. Burası rengarenk. Oturduğum hapishane odasının rengi ben hangi duyguyu hissediyorsam ona göre değişiyor. Örneğin sevinçliysem sarı, mutsuzsam mavi, kızgınsam kırmızı oluyor duvarın rengi. Bu pek çok kişinin hoşuna gidebilir ancak benim hoşuma gitmiyor. Duvarın renk değiştiriyor olmasının bir anlamı yok. Neticede burası halen bir hapishane. Çıkışı olmayan bir hapishane.