24 Ekim 2025 Cuma

Geçmiş ve Geleceğin Kesiştiği Yer

Nurgül Asya Kılcı

Sıcak bir yaz günüydü, arkadaşlarıyla parka gitmeye karar vermişti. Hep birlikte piknik yapmayı planlıyorlardı. Bulaşacakları saat gelmişti bile. Fakat parkın girişine geldiklerinde her şey normal görünse de havada tuhaf bir sessizlik vardı. Kuşların cıvıltısı bile sanki boğulmuş gibiydi.

Piknik alanına doğru yürürken yerden hafifçe yükselen ince bir sis tabakası fark ettiler. Sis, adeta canlıymış gibi etraflarını sarıyor, yollarını belirsizleştiriyordu. Arkadaşlar birbirlerine baktı:

-Daha önce böyle bir sis görmedim hiç, dedi biri.

Tam o sırada, uzaktan hafif bir fısıltı duyuldu; anlamak imkansızdı ama kelimeler kulağa eski ve gizemli bir dilde söyleniyormuş gibi geliyordu. Kalpler hızla çarparken ekibin gözleri parkın derinliklerinde, ağaçların arasında beliren eski, terk edilmiş bir kulübeye takıldı.

-Girmeli miyiz, diye sordu biri. Sesinde hem merak hem de ürperti ve korku vardı.

Arkadaşlar adım adım kulübeye doğru ilerlerken sis daha da yoğunlaştı ve etraflarını tamamen sardı. İçeriye girdiklerinde zaman donmuş gibiydi ve içerde eski bir masa üzerinde yarım kalmış bir oyun ve duvarda garip semboller gördüler. Fakat en dikkat çekici olan şey, kulübenin tam ortasında, yerden hafifçe yükselen ve puslu bir ışık saçan küçük bir kutuydu.

Bir şey, onları o kutuya doğru çekiyordu... Ama kimse ne olduğunu tam olarak bilmiyordu.

Kulübenin içinde, puslu ışık saçan küçük kutuya doğru yaklaştılar. Kutunun üzeri eski ve kararmış deriyle kaplıydı, üzerinde garip işaretler kazınmıştı. Kutuyu açmaya çalışan ilk kişinin eli titredi ama merak galip geldi. Kutunun kapağı yavaşça aralandığında içinden incecik, el yazısıyla yazılmış bir parşömen çıktı.

Parşömenin üstünde eski bir harita vardı. Harita, bulundukları parkı gösteriyordu ama normal haritalardan farklı olarak parkın derinliklerinde hiç bilinmeyen bir bölme işaretlenmiş ve bir şöyle yazılmıştı: Gölgelerin Kapısı.

-Burası parkta herkesin bildiği ama görmezden geldiği bir yer, dedi haritayı inceleyen arkadaşlardan biri. Ardından ilave etti:

-Belki de insanların burayı bilmemeleri için gizlemişler.

Haritayı yanlarına alarak buradan ayrıldılar, adımlarını bu gizemli bölmeye doğru çevirdiler. Haritadaki işaretleri takip etmeye başladılar. Sis hâlâ çevrelerindeydi ve bu sis içinde şekiller, gölgeler hareket ediyordu. Bazen bir gölge hızlıca kayboluyor bazen de uzaklardan fısıltılar geliyordu.

Yürürken ağaçların arasında eskiden yapılmış ama zamanla doğanın yuttuğu eski taş duvarlar gördüler. Haritaya göre bu taş duvarlar Kapıya giden yolun işaretleriydi.

En sonunda taş duvarların arasında küçük, gizli bir geçit buldular. Geçit, yosun ve sarmaşıklarla neredeyse tamamen kaplanmıştı. Arkadaşlardan biri cesaretini toplayıp geçidin içine adım attı.

İçerisi karanlık ve soğuktu. Neyse ki yanlarında fener vardı ve fenerlerin aydınlattığı yolda ilerlediler. Geçidin sonunda, eski taştan bir kapı vardı; kapının üzerinde aynı kutuda gördükleri işaretler vardı. Kapıyı itince kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı.

İçeride büyükçe bir oda vardı ve odanın tam ortasında, eski bir tahta sandık duruyordu. Sandığın üstünde bir not vardı:

Sandığı arayan, hazır ol! Bu kapıdan geçince hayatın bir daha asla aynı olmayacak.

Arkadaşlar birbirlerine baktılar. İçlerinden biri cesurca sandığın kapağını kaldırdı. Sandığın içi, antik görünümlü, parıldayan nesnelerle doluydu. Ama dikkatlerini çeken, sandığın tam ortasında duran küçük, siyah bir kitabın üzerindeki yazıydı: Zamanın Anahtarı.

Tam o anda, kapı kendiliğinden kapandı ve oda birden titremeye başladı.

Oda titrerken arkadaşlar birbirlerine sıkıca tutundular. Zamanın Anahtarı adlı siyah kitabı açmaya cesaret eden en meraklı olanı, parmakları hafifçe titreyerek kapağı kaldırdı.

İç sayfalar sararmış ve eskiydi. Kitabın ilk sayfası eski bir yazıyla yazılmıştı ama bu yazının altında günümüz alfabesi ve diliyle bir yazı daha vardı, şunlar yazıyordu:

Bu kitap, zamanı bükme gücüne sahip kadim bir sırdır.

Onu açan kişi, geçmişle gelecek arasında bir yolculuğa çıkar ancak uyarılır.

Bu yolculuk kolay değildir ve geri dönüşü her zaman garanti değildir.

Birden odanın içindeki ışıklar değişmeye başladı; duvarlarda gölgeler kıpırdıyor sanki odaya gizlenmiş başka varlıklar onları izliyordu. Kitabı açan arkadaş, içindeki ilk sayfayı çevirdiğinde sayfadan hafif bir rüzgâr esti sanki kitap canlıymış gibi.

-Burası... burada bir harita var, dedi.

Harita, parktaki gizemli bölmeden çok daha büyük bir alanı gösteriyordu ve haritanın ortasında devasa bir saat sembolü vardı. Saatin ibreleri garipçe hareket ediyordu, bazen ileriye bazen geriye gidiyordu.

Birdenbire sandığın içinden yumuşak bir ses yükseldi:

-Seçiminizi yapın: Geçmişi değiştirmek mi, yoksa geleceği görmek mi?

Arkadaşlar birbirlerine baktılar. Her biri kendi içinde bu ikilemde tereddüt etti.

-Ya bir şeyleri bozarsak, dedi biri korkuyla. Ya zamanda takılıp kalırsak?

Bir diğeri ise gözleri parladı:

-Belki de cevaplar burada, ailelerimizin, hayatlarımızın gizemleri burada saklı.

Tam o anda, oda aniden karardı ve zaman adeta dondu. İçlerinden biri fısıldadı:

-Bu kitabı kullanmalıyız. Ama önce, ne yapmak istediğimize karar vermeliyiz.

Tam bu sırada, kapı sertçe çarptı ve odanın köşesindeki eski saat, aniden çalışmaya başladı. Dakikalar hızla akmaya başladı, zaman onları içine çekiyordu.

Birden kendilerini, saat sembolünün ortasında buldular, etraflarındaki dünya şekil değiştirmeye başladı. Geçmişin ve geleceğin görüntüleri birbirine karışıyor, eski anılar ve henüz yaşanmamış olaylar gözlerinin önünde beliriyordu.

Ve işte o an, içlerinden biri ileriye doğru adım attı ve yüksek sesle konuştu:

-Artık seçim zamanı... Zamanın Anahtarı’nın sırrı bizimle.

Arkadaşların gözleri, etraflarında dönen zamanın akışına şaşkınlık ve hayranlıkla bakıyordu. Her biri farklı anılar, olasılıklar ve geleceğin muhtemel görüntüleri arasında savruluyordu. Fakat zamanın bu karmaşasında en belirgin olan, o anın ne denli kırılgan ve önemli olduğuydu.

İleri adım atan kişi, elindeki kitabı sımsıkı kavrayarak konuştu:
-Biz burada sadece izleyici değiliz. Bu bizim seçimimiz. Geçmişteki hatalarımızı düzeltebilir, sevdiklerimizi koruyabilir veya geleceğe dair bilinmezlikleri görebiliriz. Ama unutmamalıyız, her seçim bir bedel getirir.

Diğerleri sessizce onu dinliyordu. Oda, aniden eski saatten yayılan mavi ışıkla doldu ve zamanın içinde yavaş yavaş kaybolan görüntüler netleşmeye başladı. Bir an için, herkes kendi hayatından en çok pişman olduğu veya merak ettiği anı düşündü.

Tam o sırada, karanlık köşeden bir ses yükseldi:
-Zamanın Anahtarı sadece bir araçtır. Onu kim kullanırsa, o anın kaderi belirlenir. Ama dikkat edin... Kaderin iplerini oynatmak, dengeleri bozabilir.
Ses, kulübede gördükleri puslu ışıkla parlayan kutudan geliyordu.

Arkadaşlar birbirlerine baktı, kimse bu sesi daha önce duymamıştı. İçlerinden biri cesaretini toplayarak sordu:
-Peki ya geri dönüş olmazsa? Ya birini kurtarırken bir başkasını kaybedersek?

Ses bir an sustu, sonra yanıt verdi:
-İşte tam da bu yüzden karar sizin. Zaman yolculuğu bir ödül değil, bir sınavdır.

Bir süre sessizlik oldu. Sonra, en genç olanı ağır ağır kitabı kapattı ve dedi ki:
-Bence önce geleceğe bakalım. Belki orada yapmamız gerekenleri, doğru yolu görebiliriz.

Bir başkası ise şöyle dedi:
-Ben geçmişe gitmek istiyorum. Yapamadıklarımızı düzeltebilmek, belki hayatlarımızda yeni bir sayfa açabilir.

Üçüncüsü derin nefes aldı:
-Ya ikisini birden yapabilirsek? Belki de kitabın sırrı tam da bunu yapabilmektedir.

Tam o sırada, odanın içindeki ışıklar tekrar titremeye başladı ve zamanın içinde hareket eden saat sembolü, birden parıldamaya başladı. Saatin ibreleri hızla dönüyor, sonra duruyor ve yeniden dönüyordu.

Arkadaşlar, ellerini tutuşarak kitabı bir kez daha açtılar. İç sayfalar hafifçe parladı ve ortaya yeni bir mesaj çıktı:
Zamanın Anahtarı, sadece cesur olanlara iki yol sunar: Geçmişin gölgeleriyle yüzleşmek ya da geleceğin ışığında yol bulmak.

Ama unutmayın, her yolculuk dönüşü olmayan bir kapıdır.

O anda, odanın sınırları yavaşça çözülmeye başlamıştı ve onları bekleyen yeni maceranın kapısı aralanmıştı…

 


 


23 Ekim 2025 Perşembe

EFSANE ŞAİR


Yusuf Kerem
Hayatında ilk kez şiir yazmıştı hem de ne şiir… Şiir değil efsaneydi yazdığı. Okuyan bir kez daha okuma ihtiyacı hissediyordu. Kulaktan kulağa yayılıyordu onun şiirinin adı. Bir an önce birkaç şiir daha yazmalı ve kitap çıkarmalıydı. Üç gün içinde bir kitap hacmi tutabilecek kadar şiir yazmıştı. Şiirlerini kitaplaştırmadan önce paylaşmalıydı ve öyle de yaptı. İnternetteki bütün platformlarda yerini aldı ve her gün üç şiir paylaştı. Hem de paylaştığı şiirleri görsellemişti. Artık tanınan bir şairdi o. Bir yerlere gittiğinde mutlaka soruyorlardı:
-O şiiri yazan sensin değil mi?
Ya da yolda yürürken birileri aralarında fısıldıyor ve birbirlerine şöyle diyordu:
-Yolu açalım lütfen, büyük şair geçiyor.
Üzerindeki ağırlık git gide büyüyordu ve kitabını da sonunda bastırmıştı. Etrafındaki insanlara ne kadar önemli şiirler kaleme aldığını söylüyor ve kitabı almaları için onları ikna ediyordu. Hatta bazılarına birkaç kitap satıyor ve ilave ediyordu:
-Zarar etmezsin merak etme. Üstelik şairinden imzalı bu kitaplar. 
Şöhreti git gide büyüdü ve il dışına kadar ulaştı. Hatta bir gazetede haftalık yazılar yazmaya da başladı. Konu sıkıntısı çekmiyordu hiç. Etrafına bakıyor ve yazıyordu: eğitimin sorunları, trafik ve şiir, edebiyatın küçümsenemeyecek gücü, şairleri niçin sevmeliyiz, niçin şiir okumalıyız, şiir karın doyurur mu, son kitabımın tanıtımı, arkadaşım kitap yazdı siz de okuyun… 
Kitaplar yeni kitaplara taşıdı onu. Şiir programlarının vazgeçilmez elemanıydı. Hatta bazı kurumlar ödül bile vermişti ona. Artık her yerde büyük şair havasıyla geziyordu. Otobüse binecek olsa:
-Bu otobüste bir şair var, ona göre yolculuğun tadını çıkarın, diyordu. 
Manava gittiğinde:
-Bana şiir gibi ıspanak ve pırasa ver çünkü bir şair yiyecek bunları, diyordu. 
Süt almak için yakın köylerden birine gittiğinde:
-Bu sütün kıymetini bil çünkü bir şair içecek bu sütü, diyordu.
Pazara gittiğinde artık pazarcılar şöyle bağırıyordu:
-Büyük şair bizden alıyor, siz de bizden alın!
Yaşamayı seviyordu ve sürekli şiir yazıyordu. Şiir yazmadığı zamanlarda da şiirle ilgili şeyler yazıyordu. Artık o, yürüyen bir şiirdi. 
Bu noktaya geleceğini hiç düşünmemişti o ilk şiiri yazarken. Bir şiir, onun hayatını değiştirmişti. Şimdi onlarca şiiri vardı. Belki de yüzlerce…
Sabahın ilk saatleriydi. Hemşire elinde birkaç ilaçla odadan içeriye girdi ve masanın üzerinde dünden kalan ilaçları gördü:
-Biz haftalardır burada sizin iyileşmeniz için çaba sarf ediyoruz ama siz ilaçlarınızı bile içmiyorsunuz. Lütfen bize de kendinize de saygılı olun. 
Hemşirenin söylediklerinden pek bir şey anlamamıştı. Masanın üzerindeki defteri aldı ve son sayfasını açarak hemşireye uzattı:
-Yeni şiirimi okumak ister misiniz?
Hemşire tebessümle defteri aldı ve şiiri okudu. 
-Bu sadece bir şiir değil, mükemmel bir şey olmuş. Efsane bir şairsiniz ama lütfen şu ilaçlarınızı için, dedi. 

SONUCU OLMAYAN ARAYIŞ

 


Semih Yılmaz
Ben Öykü… Arıyorum hem de günlerdir arıyorum ama onu bir türlü bulamadım. Yollarda aradım onu, sokaklarda aradım, parklarda aradım ama bulamadım. Sınıflarda aradım, köy ve kasaba okullarında aradım, yoktu. Belki çok yakınımdadır, bir markette rastlarım ona diye düşündüm fakat nafile. Okul dönüşü servislerde aradım, futbol maçlarında tribünlerde aradım. Yoktu, hiçbir yerde yoktu. Akrabaları ihmal etmedim onu ararken fakat orada da bulamadım. Nereye saklanmıştı ya da nereye gitmişti benden habersiz bilmiyordum. 
Oysa o olmadan benim varlığım bir hiçti. Benim varlığımı ona bağlayanlar vardı lakin o yoktu işte.
Son birkaç günün tüm haberlerini gözden geçirdim. Bu yetmiyor gibi kitaplar okudum, dergiler karıştırdım fakat bir türlü karşıma çıkmadı. 
Ben Öykü…
Kahramanını arayan ama bulamayan bir öyküyüm. 

BİR BAŞLAYAMAMA SORUNSALI


Ahmet Emir Koç

Neden benden başlandığını bilmiyordum. İlk sırada ben mi vardım? Hayır. Önce ben mi gelmiştim? Aksine en son ben gelmiştim kan ter içinde ve koşarak. Daha saçımın teri bile kurumamıştı. Nefesimi yeni toparlamaya çalışıyordum. Üstelik diğerleri çok rahat görünüyordu. Tam birkaç yudum su içmiştim ki o cümle kulaklarımda çınladı:
-Senden başlıyoruz. 
Benden başlamayın, dedim ama sanki söylediklerim duyulmuyordu. Biraz sonra bana sıra gelsin, dedim fakat kâr etmedi. Diğerleri rahattı. Hatta biri telefonunu çıkarmış oynuyor muydu? Hayır, bu kadar olamaz. Telefonu önünde açıktı. Diğeri elindeki su şişesini inceliyordu. Bir balıkçıl kuşu gibi suyu yavaş yavaş içiyordu. Böyle bir şey duymuştum, balıkçıl kuşları suyun biteceği korkusuyla suyu az içermiş. Bu bilginin kaynağı neresi acaba? Balıkçıl kuşuna gidip:
-Affedersiniz ama sizi su içerken pek görmüyoruz, bunun bir sebebi var mı, diye mi soruldu ve balıkçıl kuşu şöyle mi cevap verdi:
-Suyun bitmesinden korkuyorum yoksa çok susadım ama bu su bitmemeli. 
Zihnimde tam bu tablo varken yeniden aynı sözü duydum:
-Önce senden başlıyoruz. 
İtirazlarım duyulmuyordu. Karar kesindi. Benden başlanacaktı. Oysa daha önceden de benden başlanmıştı ama kabullendim. Peki, dedim benden başlayalım. 
Aklımda hiçbir şey yoktu. Örkümcek, diyecek oldum, galiba çok ciddiye alınmadı. Örkümcek 3, dedim. Herkes alaycı gözlerle baktı. 
Benden başlanmıştı bile. 
Acayip susamıştım. Biraz su içip yazmaya başladım. İlk yazan ben olmuştum sınıfta. Ne mi yazdım? Az önce okuduğunuz şeyleri. 

22 Ekim 2025 Çarşamba

BEKLENMEDİK TANIŞMA

 Yeni bir okula, sınıfa başlamanın heyecanı tüm öğrencilerin gözlerinden okunuyordu. Herkes daha derse girmeden birbiriyle tanışmıştı. Zaten bazıları da birbirini ortaokuldan tanıyordu. Yabancı öğrenci çok azdı ve bir süre konuşan herkes mutlaka ortak tanıdıklar buluyordu. 
İlk ders başladığında öğretmen yoklama alırken Rüknettin’e gelmişti sıra. Rüknettin Umursamaz… Herkes sağa sola baktı bu garip ad ve soyadın kime ait olduğunu görebilmek için fakat kimseden ses çıkmamıştı. Gün boyu diğer öğretmenlerin aldıkları yoklamalarda da bu ad hep “yok” yazılmıştı. 
Belki de okulun ilk günü olduğu için gelmemiştir Rüknettin, diye düşündü sınıf arkadaşları. Öğretmenler ise şimdiden öğrenmişti bu adı. ilk gün tüm öğrenciler kaynaşmıştı bile Rüknettin hariç.
Okulun ikinci günü tüm gözler sınıfta yeni bir yüz aradı ancak yeni kimse yoktu. Bu durum gün boyunca Rüknettin Umursamaz’ın yoklama fişine işlenmesi demekti. Artık sınıf başkanı numarasını da ezberlemişti Rüknettin’in. Öğretmen yoklama almaya başlar başlamaz:
-1313 Rüknettin Umursamaz sınıfta yok hocam, diyordu.
Ertesi günlerde bu numarayı öğretmenler de ezberlemişti ve yoklama alınırken şaka konusu oluyordu:
-Umursamaz, bugün de okulu umursamadı galiba…
Kimsenin umurunda değildi Umursamaz Rüknettin. Hatta sınıf öğretmeni bile Rüknettin’in bir süre yok yazıldıktan sonra devamsızlıktan sınıfta kalacağını ve adının listeden silineceğini söylüyordu. 
Yirmi kişilik sınıfta Rüknettin’in yokluğunu umursayan yalnızca Salim’di. Salim, diğer arkadaşları gibi Rüknettin’in artık gelmeyeceğini düşünmüyor, her sabah sınıfa girmeden önce ve sınıfa girince okulda, sınıfta yeni bir yüz arıyordu. Bir gün Rüknettin gelecek ve onun en yakın arkadaşı olacaktı. Bir gün Rüknettin gelecek ve şöyle diyecekti:
-Tedavim yeni bitti, bacağım kırılmıştı ve artık aranızdayım. 
Veya:
-Bu şehre yeni taşındık ve okula başlamam biraz vakit aldı. Merhaba ben Rüknettin, diyerek kendini tanıtacaktı. 
Rüknettin kesinlikle çalışkan bir öğrenciydi. Okula başlar başlamaz kendi yokken işlenen konuları mutlaka bir çırpıda öğrenecekti. Hatta bu konuları sınıf arkadaşlarından bile iyi biliyordu. Rüknettin, uzun boylu bir çocuktu muhakkak. Çok kitap okuyordu ve belki şiir bile yazıyordu. Rüknettin mutlaka okula başlayacak ve Salim’in en iyi arkadaşı olacaktı. Sırf bu düşünceyle Salim kaç gündür tek oturuyordu sırasında. Yanında Rüknettin oturacaktı. Kantinde de tek başına oturuyordu, Rüknettin gelince onunla çay içecekti. 
Zaman zaman ailesine de bahsediyordu Rüknettin’den ve ailesi her gün soruyordu:
-Rüknettin bugün okula geldi mi?
-Gelmedi ama mutlaka gelecek, diyordu Salim. 
Günler böyle geçiyordu. Kimse umursamıyordu Rüknettin Umursamaz’ı Salim dışında. Birkaç hafta geride kalmıştı bile. Zaman zaman Salim de umutsuzluğa kapılmaya başlamıştı artık. Belki de boşu boşuna umursuyordu Rüknettin’i çünkü sınıfta kimseyle yakın arkadaşlık kuramamıştı. Tek başına oturuyor, tek başına geziyordu. Arkadaşları Rüknettin gibi Salim’i de umursamaz olmuştu. 
Dönemin ilk boş dersiydi. İngilizce öğretmeni grip olduğu için bir hafta rapor almıştı ve dersler boş geçecekti. İlk ders nöbetçi öğretmen sınıfta biraz oturmuş ancak ikinci ders öğrencilerin kantine geçebileceğini söylemişti. Salim her zaman olduğu gibi kantinde boş bir masa buldu ve oturdu. Yine Rüknettin gelmişti aklına ancak o da artık umursamıyordu. Neler düşünmüştü onun hakkında. Belki de Rüknettin kayıptı. Hatta okula gelirken kaybolmuştu ve ailesi perişandı. Belki de Rüknettin özel okula geçmişti ve kaydı silinmek üzereydi. Belki de Rüknettin diye biri hiç yoktu. Bu mümkün müydü? Neden olmasın, Rüknettin Salim’in zihninde kendiliğinden belirmiş bir umursama hastalığının adıydı belki de. 
Bunalmıştı bunları düşünürken. Ders çalışmalı, kendini derslere vermeli ve bu ruh halinden kurtulmalıydı. Aldığı çayı yarıya kadar içebilmişti daha fazla içemiyordu. Tam yerinden kalkacaktı ki karşısındaki sandalyeye kantinde çalışan çocuk oturdu. Çocuğu ilk kez bu kadar yakından görüyordu ve kendiyle aynı yaşlardaydı. Çocuk sevecen bir ses tonuyla:
-Günlerdir tek başına oturup çay içiyorsun. Senin sınıf arkadaşın yok mu hiç? Dikkatimi çekti bu durum ve karşına bu yüzden oturdum, dedi. 
Salim şaşırmıştı bu durum karşısında. 
-Bir arkadaşım var aslında ama okula gelmiyor, dedi. Okula geldiğinde karşımda oturacak. Hatta sınıfta bile yanımda yer ayırdım ama gelmiyor nedense. 
Küçük bir suskunluğun ardından Salim devam etti:
-Galiba yakın yaşlardayız. Sen okula gitmiyor musun, neden burada çalışıyorsun, diye sordu. 
Sohbet ilerlemeye başlamıştı. Salim, kantinin asıl sahibinin bu çocuğun babası olduğunu öğrendi. Zil çalmak üzereydi. Birazdan kantin pazar yerine dönecekti. Babası çocuğa seslendi:
-Rüknettin, birazdan zil çalacak, masaları silmeyi unutma. 
Salim’in birdenbire rengi atmıştı. Çocuk masadan kalkarken elini uzattı:
-Ben Rüknettin. Rüknettin Umursamaz. Senin adın neydi?
Salim, elini bile uzatmayı unuttu. Bir rüyada, bir hayal aleminin içinde gibiydi. Bir yandan sandalyeden kalkarken kısık bir sesle:
-Salim, dedi ve ardına bakmadan koşarak sınıfına çıktı. 
Rüknettin herkesten çok okulu umursayan biriydi demek ki ve herkesten önce okula gelip herkes gittikten sonra okuldan ayrılıyordu. Salim'in kafası hayli karışıktı. Neden hiçbir öğretmen bu durumdan haberdar değildi. Bu gerçeği sınıf arkadaşlarıyla paylaşmalı mıydı? Ne değişecekti ki? Kimse umursamazdı nasıl olsa. Sınıfına ulaştığında önce kendine yeni bir sıra bulmayı düşündü. Kendisi gibi tek oturan birkaç kişi vardı. Her gün sırayla onlardan birinin yanına oturmak iyi bir fikirdi. Bu esnada nöbetçi öğretmen sınıf defterini ve yoklama fişini doldurmak için gelmişti. Salim, yoklama fişini öğretmene uzatırken sınıf listesi gözüne ilişti. 1313 Rüknettin Umursamaz adını arada gözleri listede fakat bulumadı. 

İKİNCİ DOĞUM GÜNÜ

Zeynep Ayten  

O gün erken uyanmıştı. Hem de kurduğu alarmdan neredeyse 2 saat önce. Aslında diğer günlere kıyasla gece daha geç uyumuştu ve bu kadar az bir zamanda uykusunu alması çok zordu. Gece boyunca uyumaya çalıştı; sağına döndü, soluna döndü, biraz da tavanı izledi. Ama uyuyamıyordu işte. Her ne kadar uykusuzluktan gözleri acısa da uyuyamadığı için yatağından kalktı, elini yüzünü yıkayıp diğer işlerini halletti. Fakat bu sürede o kadar yorgun ve uykusuzdu ki haftanın 5 günü yaşadığı bu rutini sanki vücudu otomatik pilotta gerçekleştiriyordu artık. 
  Hazırlanıp okula gitmek için yola koyuldu. Sabahın serinliği yüzüne vurduğunda biraz kendine gelir gibi oldu. Geç kalmamak için adımlarını hızlandırarak yoluna devam ettiğinde henüz birkaç esnaf kepenklerini açıp müşterilerini beklemeye başlamıştı. Okula doğru yürürken içinde bir his vardı. Bugün diğer günlerden farklı olacaktı. Ne farkı olacak bilmiyordu, bu his içine nereden doğdu bilmiyordu ama farklı olacaktı, bunu biliyordu.
  Okula girdiğinde her zamanki kalabalık onu karşıladı. Onlarca öğrencinin arasından bir hayalet gibi geçip sınıfına gittiğinde ders başlamak üzereydi. Birkaç dakika başını masasına koydu. Daha sonra öğretmen sınıfa girip öğrencileri selamladıktan sonra derse başladı. Öğretmenin sesi bir uğultu gibi kulaklarında yankılandı, defterine yazdığı cümleler yarım kaldı, göz kapakları gözlerini örtmek için mücadele vermeye devam etti. Her şeye rağmen anlamaya çalışıyordu fakat nafile. Gözleri yavaşça camdan dışarı kaydığında bir çocuk gördü. Okuldan biri olamazdı, ders saatinde dışarıda işi neydi? Dışarıdan biri olsa okul bahçesinde ne arıyordu? Belki bir akrabasını falan ziyarete gelmiştir diye düşünürken dakikalar birbirini kovalamış, zil çalmıştı. Öğretmen sınıftan çıktıktan sonra biraz daha çocuğu izledi. Hareketleri biraz farklıydı. En sonunda merakına yenik düştü ve onunla tanışmak için bahçeye indi.
  Çocuğun yanına gittiğinde çocuk sanki eski dostunu görmüş gibi samimi bir gülümsemeyle onu karşıladı. Tanıştılar, uzun uzun sohbet ettiler. Sanki uzun zamandır tanışıyorlarmış gibi… Ve zil çaldığında çocuk son olarak şunu söyledi:
-Monotonluk içinde kaybolan, kendi hikâyesini yazamaz.
  Ne dediğini anlamamıştı fakat çocuk gözden kaybolmuştu bile. Bu kelimeler kafasının içinde dönüp duruyordu. Neden aniden ona böyle bir şey demişti, neden bir açıklama yoktu ve nasıl aniden gözden kaybolmuştu? Bunları düşünerek sınıfına ulaştı. Bu sözleri düşünmeye devam etti. Anlayamıyordu, ne demek istemişti? Düşündü, düşündü, düşündü… Sonunda bulmuştu. Kelimeleri tek tek düşünmüş, ince elemiş, sık dokumuş ve bulmuştu. Yani bugün olduğu gibi artık birbirinden farkı kalmayan günlerde kaybolursa diğer insanlardan onu ayıran özelliği ne olacaktı? Demek ki bir şeyler yapmalıydı. Kendi olabileceği, kendini diğer insanlardan ayırabileceği bir şeyler… “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.”  demişti Peygamber de bir hadiste. 
  Belki de bu çocuk tamamen uykusuzluk yüzünden gördüğü bir hayaldi. Bunu bilmiyordu fakat bildiği bir şey vardı; bundan sonra başkalarının onun için çizdiği rutinin dışına çıkacaktı. Kendi hikâyesini başkalarının kalemiyle değil kendi kalemiyle yazacaktı, kendi hikâyesini kendi sesinden duyacaktı. 
  Tam da hissettiği gibi olmuştu. Bugün diğer günlerden farklıydı. Hem de çok farklı. Bugün onun yeni doğum günüydü. Bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı çünkü artık anladı ki aslında hiçbir gün aynı değildi, her günün kendine has, anlatılmayı bekleyen hikâyeleri vardı ve o, bu hikâyeleri iliklerine kadar yaşayıp belki de başkalarına anlatacaktı. Bugün bir söz verdi kendine, kendini geliştirmeye dair. Ve bilinmeyen çocuğun söylediği söz, her zaman onun ilham kaynağı oldu.

21 Ekim 2025 Salı

DEĞİŞİK KIŞ

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
SELİM ÇABUK

1. Bölüm: Püsküllü'nün Peşinde

Son yıllarda kış hep sıcak geçmişti ama bu yıl henüz kışın ilk ayları olmasına rağmen kar durmadan yağıyordu. Yaz boyu da yağmur yağmıştı ve yağmura alışıktı çünkü Karadeniz bölgesi böyleydi. Yapacak bir şey yoktu. Mustafa, liseyi bitirmiş ancak üniversite sınavına girmemişti bile. Evin tek çocuğuydu ve hayvanlarla ilgilenmesi, tarladan hasadı kaldırması gerekiyordu vakti geldiğinde. Aslında bir üniversite okumayı çok istiyordu. Özellikle ziraatla ya da hayvancılıkla ilgili bir bölüm okuma arzusu içinde kalmıştı. Anne babası hayli yaşlıydı ve köydeki işlere artık güçleri yetmiyordu. Bazı geceler uyku tutmuyor, saatlerce dışarda geziyor, gökyüzünü seyrediyordu. Genelde hava kapalı oluyordu ancak açık olduğu zamanlarda sanki yıldızlar daha da yakın geliyordu ona. Ay, kimi zamanlarda yüksek bir tepeye çıksa dokunulacak kadar yakın gibi görünüyordu. 
Kar yağıyordu ve gün boyu hayvanlarla ilgilenmiş, tüm işlerini bitirmişti. Kar nedeniyle her taraf aydınlıktı ve çok uzakları bile görebiliyordu. Hava hayli garipti. Ne çok soğuktu ne de çok sıcak. Biraz yürümenin iyi geleceğini düşündü ve sırtına bir şeyler alarak dışarıya çıktı. Kapının hemen önünde duran değneğini de eline alarak küçük bir gezintiye çıkmaya karar verdi. Köyün içine doğru yürümenin bir anlamı yoktu. En iyisi köyün dışına doğru yürümekti ve yakındaki tepeye çıkıp köyü oradan izlemekti. Kapının önünde sevgi gösterileri yapan köpeğini de yanına alarak küçük adımlarla yürümeye başladı. Köy, her adımda biraz daha geride kalıyordu ve hafif bir üşüme hissi ile yürüyordu. Çok fazla uzaklaşmanın doğru olmayacağını düşünerek kendine bir hedef belirledi. Tepeye çıkmak yerine tepenin eteklerinden geri dönecekti. Yürümek onu terletmişti. Köpeği Püsküllü birdenbire durmuştu. Yola çıktığından beri keyifle yürüyen Püsküllü’nün aniden irkilmesi Mustafa’yı da tedirgin etmişti. Bu havada kurt ya da başka bir yabani hayvan buralara gelmezdi ama Püsküllü neden ürkmüştü? Püsküllü kulaklarını dikmiş dikkatle bir yerlere bakıyor, kuyruğunu sallıyordu. Püsküllü’nün baktığı yere baktı, hiçbir şey yok gibiydi. Püsküllü bir anda yeri koklamaya başlamıştı. Tüm bunlar çok hayra alamet şeyler değildi. Geri dönmek istedi fakat Püsküllü dönmemekte ısrarcıydı. Bir yandan birkaç adım ileri gidiyor sonra Mustafa’nın yanına gelip adeta onu da çağırıyordu. Mustafa, elindeki değneğe baktı, sonra Püsküllü’ye baktı ve yürümeye karar verdi. Az ötede aydınlık daha da artıyordu. Sanki kocaman bir ışık yakılmış da orasını aydınlatmış gibiydi. Buradaki ağaçlara bir şey olmuştu ama ne? Ağaçların tamamı devrilmiş ve dümdüz bir yer olmuştu burası. Ürperdi ve yürümeye devam etti. Bu esnada buruna duman kokusu geldi. Dikkatle baktığında ilerde bir yerlerde yanan ağaçları gördü. Henüz büyük bir yangın yoktu ama duman, gözle görülür biçimdeydi. Dönüp köylülere haber vermeliydi. Şayet bu yangın büyürse bu bir felaketle sonuçlanabilirdi. Püsküllü’nün etrafında dönüp durmasına aldırmadan köye doğru yöneldi ve koşmaya başladı. Bazen düşüyor, yuvarlanıyordu ama bir an önce köye ulaşmalıydı. Köye yaklaştığında önce evine gitmek yerine muhtara haber vermenin uygun olacağını düşündü ve nefes nefese muhtarın kapısını çaldı. Gördüğü manzarayı anlattığında muhtar çok da inanmış gibi durmuyordu fakat yine de köylüye haber vermeli ve hep birlikte Mustafa’nın anlattığı yere bakmalıydılar. Kısa sürede yirmi kadar köylü ellerinde kürekle, kazmayla tepeye doğru yürümeye başladılar. Haber, tüm köye yayılmıştı. Muhtar tepeye doğru yürürken Mustafa’ya garip bir soru sordu:
-Sen daha önceden bu yoldan gittiğinden emin misin, yerde hiç ayak izi yok.
Mustafa:
-Hem gittim hem de döndüm bu yoldan. Bu kar yağışı altında ayak izimin kalmaması normal değil mi, diye cevap verdi ama bir yandan da üzüldü çünkü muhtar ona güvenmiyordu, onun sorusundan böyle bir sonuç çıkarmıştı. 
Kısa süre sonra az önce devrilmiş ağaçların bulunduğu, dumanın yükseldiği yere ulaştılar fakat anormal hiçbir şey yoktu. Üstelik Püsküllü de gayet sakin duruyordu. Köylüler ısrarla Mustafa’ya devrilmiş ağaçların yerini soruyor, dumanların yükseldiği yeri göstermesini istiyordu fakat Mustafa da gördükleri karşısında şaşkındı. Az önce geldiği ve gördüğü şeylerin hiçbiri yoktu. Köylüler homurdanmaya başlamıştı. Biri şöyle diyordu:
-Avare ne olacak. Bütün köyü boşu boşuna buraya kadar yordu. 
Bir diğeri devam ediyordu:
-Rüya mı gördü acaba çocuk? 
Bir başkası:
-Bizim köyde pek yalancı olmaz ama neden böyle bir şey yaptı ki Mustafa…
Konuşulan tüm cümleler Mustafa’nın beyninde yankılanıyordu. Bulunduğu yere çöktü. Kar, yağmaya devam ediyordu. Bir süre gözlerini kapadı ve öylece kaldı. Etrafındaki sesler azaldığında gözlerini yeniden açtı. Püsküllü yanındaydı. Kar, dinmişti. Etrafında devrilmiş ağaçlar vardı ve burnuna uzaktan duman kokuları geliyordu. Köylülerin ayak izlerine baktı. Hepsi sırtını dönmüş köye doğru hızlıca iniyordu. Arkalarından bağırmak istedi fakat anlamsızdı. 
Ne olmuştu, ne yaşıyordu anlam veremedi ve dumanların yükseldiği yere doğru Püsküllü ile ilerlemeye başladı. 

devam edecek

19 Ekim 2025 Pazar

GEMİLERLE GELEN UMUT

Rukiye Tokgöz

Ben Fatıma.
Gazzeliyim.
On yaşındayım ama kalbim kırk yaşında.
Bedenim yaşıyor ama ruhum öldü.
Okula gitmiyorum çünkü okulum yok.
Bombalar okulla beraber geleceğimizi de yıktı.
Oyun oynamıyorum çünkü arkadaşım yok.
Yine bombalar onları bizden aldı.
Ramazan değil ama oruç tutuyorum.
Yemek olmayınca kendimi böyle avutuyorum.,
Namaz kılıyorum ama vakti bilmiyorum.
Ezan okunmadığından güneşe bakıyorum.
Camiye gitmek istesem de gidemiyorum.
Yıkılmamış cami bulamıyorum.
Ben bunları yaşarken, dünyada neler oluyor?
Bu hapishanenin dışında, insanlar nasıl yaşıyor?
Bizi umursamayıp, rahatça mı yaşıyorlar?
Haberleri izleyip, ah, vah mı ediyorlar?
Sonra hiçbir şey yokmuş gibi, katili mi destekliyorlar?
Yoksa vicdanlarını mı dinliyorlar?
Söylemekle kalmayıp, elinden geleni yapmayı mı deniyorlar?
Bizim de insan olduğumuzu, haklarımızın olduğunu
Biliyorlar mı? Bilmiyorlar mı?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var.
Hepsi olmasa da iyi insanlar var.
Elinden geleni yapan, harekete geçen insanlar.
Bizim için gemilerle geliyorlar. 
Bize umut veriyor, yalnız bırakmıyorlar. 
Diğerleri gibi üç maymunu oynamıyorlar.
Onlar olmasa da Allah var.
Yalnız olanlar susanlar.
Bildiğim bir şey var: Yalnız değiliz.