7 Şubat 2026 Cumartesi

DOST MASKESİ

Nurgül Asya Kılcı

Gülüşünü önüme bıraktın
Niyetini arkanda sakladın
Dostluk dediğin şey
İlk fırsatta yön değiştirdi

Sözlerin sıcak, ellerin soğuktu
Yakınlığın cesaret verdi
İhanetin sessiz oldu
En derin iz bıçağın değil 
Onu kimin tuttuğuydu

GÖLGELERLE KONUŞMAK

Nurgül Asya Kılcı

Ezgiler sessizliğe karışır her gece
Narin rüzgâr taşır eski mutlu günleri
Akıllarda kalan düşler unutulur belki
Sonsuzluk gibi akar zaman
Sessiz ve derin
Umursamadan 

Yıldızlar kayar uzak gökyüzünde
Ayın ışığı düşer içimdeki sessizliğe
Sarar her yanımı geçmişin gölgeleri 
Sessizce konuşur gözlerimden düşen yaşlar gibi

Arıyor ruhum sessizliğin içinde
O güzel günler sürükleniyor rüzgârda
Anılar kalıyor gölgesiyle baş başa

Kendini Arayan Seyyah

 
Yasin Kesürük

Şehir bütün gürültüsüyle yaşamına devam ediyordu. İnsanlar iş yerlerine koşuyor, yemek için dışarı çıkıyor, tekrar iş yerlerine koşuyordu. Öğrenciler derslere yetişme çabasındaydı. Esnaf, bir şeyler satma telaşındaydı. Durmadan araçlar hızla geçiyor, geçiyor, geçiyordu.

Şehrin tam ortasında bir kaldırımda durmuş insanları izliyordu. Anlam veremiyordu onların bu telaşına. Anlam veremiyordu bunca çabaya. Gün boyu aynı yerde hareketsiz bekledi fakat insanlar onu görmedi bile. Belki de insanlar görmüyordu. Tüm insanlık bakarkör olmuştu. Bakıyorlardı, yollara, saatlerine, vitrinlere, ellerindeki telefonlara. Bakıyorlardı maç sonuçlarına, banka hesaplarına, notlarına, dizilerin yeni bölümlerine, magazin haberlerine fakat onu görmüyorlardı. Yalnızca onu değil kaldırım kenarlarında yeşermiş küçücük çiçekleri de görmüyorlardı. Bulutları görmüyorlardı, telaşla şehrin tepesinde uçuşan kargaları da görmüyorlardı. O ise sadece şehrin ortasında birilerinin kendisini görmesini bekliyordu. Aslında birileri görmüş ve eline kağıt tutuşturmaya çalışmıştı fakat ilgilenmediğini görünce hızla gelip geçen birilerinin eline tutuşturmuştu kağıt parçasını. Renkli bir kağıt parçasıydı. İnsanlar bu kağıtları alıyor ve birkaç adım sonra çöpe veya yere bırakıyorlardı.

Şehrin tam ortasında bekliyordu ve güneş batmak üzereydi. Hava kararmaya başladığında sanki biraz daha fark edilir olmuştu ve insanlar sağından solundan özenle çarpmamak için yürüyordu. Hava karardıkça sanki görünür hale gelmişti. İnsanların bir kısmı dikkatle yüzüne bakarak geçiyordu. Burada daha ne kadar kalacağını bilmiyordu.  Geldiği yerler hiç buraya benzemiyordu. Sakindi yaşadığı yer ve insanlar genelde selam verir, tebessüm ederdi. Tanımadıkları insanlara bile hal hatır sorarlardı. Artık akşamın son dakikaları olmalıydı ki biraz olsun hareketlilik azalmıştı. Yanından geçen insan sayısı daha azdı. Araçlar biraz daha azalmıştı ve hava da serinlemeye başlamıştı. Belki de buradan ayrılmalıydı artık ama gideceği bir yer yoktu ki…

Tam düşünmeye başlamıştı ki yanından telaşla geçen birinin düştüğünü gördü. Yüzükoyun yere kapaklanmıştı ve tekrar doğrulamıyordu. İnsanlar dönüp bakmıyordu. Birkaç saniye bekledikten sonra yere düşen kişinin yanına gitti ve elini uzattı. Yerdeki kişi genç biriydi ve çantasının ağırlığından dolayı kalkamıyordu yerden bir türlü. Yardım edip etmemekte tereddüt yaşıyordu çünkü uzattığı eli boşlukta kalmıştı. Yerdeki genç ondan yardım istiyor muydu ya da görüyor muydu? Belki o da bakarkörlerden sadece biriydi. Birkaç saniye dikkatle bakınca yerdeki gencin kendisiyle aynı kıyafetleri giydiğini fark etti. Ayakkabıları bile aynıydı. Birdenbire içinde bir sıcaklık oluştu gence karşı. Gencin ellerine baktığında kendi ellerine benzediğini gördü. Hatta onun da aynı parmağında gümüş bir yüzük vardı ve işlemesi kendi parmağındaki yüzükle aynıydı. Bu kadar benzerlik bir an onu rahatsız etti. Gence elini uzattı ve genç de ona elini uzatmıştı ki yüzüğünü çıkarıp cebine koyma ihtiyacı hissetti. Genç, ona parmağında yüzük olan elini uzatmıştı. Yüzüğünü bir çırpıda cebine koyduktan sonra tekrar elini uzattı. Gördüğüne inanamıyordu. Gencin parmağındaki yüzük de yok olmuştu. Belki de gencin parmağında hiç yüzük yoktu. Gün boyu insanları izlemekten dolayı artık sanrı görmeye başladığını düşündü. Bu esnada genç elini uzatmış ve tutmuştu. Biraz gayretle genci yerden kaldırdı. Bir süre gencin yüzüne baktı ve genç de ona bakıyordu. Hiçbir şey konuşmadan bakışıyorlardı. Sağ eli, genç adamın sağ elindeydi. Bir aynaya bakıyor gibi bakıyorlardı birbirlerine. Gözlerini kapatıp açtığında karşısında kimsenin olmadığını fark etti.

Bir şehirden daha ayrılmanın zamanı gelmişti.

 

ZİYARETÇİLER

ECEM ERCİNS
NEHİR ALMACI
SAMİ YUSUF AVCI
METEHAN AKKAYA
ELİF ESLEM ŞİMŞEK
MEHMET KEREM GÜRBÜZ
REYHAN VESKE

1. Bölüm Karne Günü

Okulun son günleriydi ve öğretmenlerin bir kısmı raporlu olduğu için dersler boş geçiyordu. Artık konular bittiğinden  etkinlikler başlamıştı ve hastane, huzurevi, müze gezileri yapılıyordu sürekli. Şehirde gezilmeyen yer neredeyse kalmamıştı. Sosyal bilgiler öğretmeni Hüseyin Hoca, gezilerin hayli faydalı olduğunu ancak yetimhaneye de gidilmesi gerektiğini söylemişti. Yetimhaneye gitmek için en uygun gün cuma idi. Yani karnelerin alınacağı gün… Hüseyin Hoca, karnelerin dağıtılmasından sonra Ecem, Yusuf, Metehan, Eslem ve Nehir’i yanına çağırarak şöyle dedi:
-Çocuklar, güzel etkinlikler gerçekleştirdik ancak sizden son bir ricam var. Bugün öğleden sonra bir de yetimhaneye giderseniz sizin için önemli bir kazanım olacak. Bu görevi size özellikle veriyorum. Yetimhaneye götüreceğiniz hediyeleri ben hazırladım. Lütfen fotoğraf almayı unutmayın. Önce kurum idaresine giderek selamımı iletin, onlar size yardımcı olacaktır. 
Eslem, bu etkinlikten çok hoşnut değildi çünkü doğum günüydü o gün. Evde onu bekleyen hediyeler, pastalar ve kutlama etkinliği varken yetimhaneye gitmek çok iyi bir durum değildi fakat Ecem ona bu etkinliğin doğum gününe bir anlam katacağını söyledi. Metehan ve Yusuf en istekli olan öğrencilerdi. Nehir ise bir an evvel ziyareti gerçekleştirmek ve tatile girmek niyetindeydi. İzleyeceği diziler ve okuyacağı kitaplar vardı günlerdir planını yaptığı. 
Öğlen vakti yaklaştığında tüm öğrenciler okul bahçesine alındı. Kimileri asık yüzlü kimileri ise sevinçliydi. Okul her zamankinden daha tenha idi. Müdür, her zamanki gibi sıkıcı bir konuşma yaptı ve ardından İstiklal Marşı söylendi. Beş dakika içerisinde okul bahçesinde kimse kalmamıştı. Hüseyin Hoca; Eslem, Ecem, Metehan, Yusuf ve Nehir’e kocaman bir kutu uzattı. Mehmet Kerem ve Reyhan’ın yokluğunu fark etmişti. Bu arkadaşlarının niçin gelmediğini sordu. 
Metehan:
-Mehmet Kerem’in önemli bir kursu var Hocam, dedi. Reyhan ise rahatsızmış, zaten karneyi de çok umursamadığını söyledi. Notlarımı zaten biliyorum, dersler olmayacağı için ben gelmeyeceğim demişti. 
Eslem ve Ecem kutuyu teslim aldılar. Bunlar yetimhaneye götürülecek hediyeler olmalıydı. İçinden tıkırtılar, şıngırtılar geliyordu. Hüseyin Hoca kutuyu uzatırken:
-Kutuyu açmayın ama dikkatli taşıyın. Kırılacak şeyler var içinde, dedi.
Ardından okul önünde bekleyen servislerden birinin şoförünü yanına çağırdı ve çocukların gitmesi gereken yetimhaneyi tarif etti. Çocukları bıraktıktan bir saat sonra tekrar almasını ve herkesi evine bırakması gerektiğini de hatırlattı. Servis şoförü durumdan çok hoşnut değildi fakat yapabileceği bir şey yoktu. Beş arkadaş biraz endişeli ve biraz da garip duygularla servise bindiler. Yolculuğun kısa süreceğini düşünüyorlardı fakat yarım saat geçmesine rağmen halen yetimhaneye ulaşamamışlardı. Yusuf, sessizliği bozdu:
-Doğru yolda olduğumuzdan emin misin ağabey? Şimdiye kadar çoktan varmış olmamız gerekmiyor muydu?
Şoför: 
-Çok biliyorsan gel direksiyonun başına, dedi. 
Yeniden bir sessizlik başladı. Bir saat süren yolculuktan sonra şehrin epeyce kenarında eski bir bina önünde araç durdu. Hiç kimse böyle bir yer hayal etmemişti. Etrafta kimse yoktu ve karga sesleri ürkütücüydü. Beş arkadaş araçtan iner inmez servisin yok olduğunu fark ettiler. Ecem ve Eslem taşıdıkları kutunun garipleştiğini hissetmişti. Sanki kutunun rengi ve ağırlığı değişmiş üstelik tıkırtı ve şıngırtılar duyulmaz olmuştu. Ürpertici bir yerdi burası. Beş arkadaş yetimhanenin girişine doğru yürürken Metehan fısıldadı:
-Burada gerçekten birileri yaşıyor olamaz. Sanki 2. Dünya Savaşı’ndan kalmış bir sığınak gibi burası. 
Nehir:
-Ortalığı germeye gerek yok. Bir an önce içeri girelim, yapılacak şeyleri yapalım, dedi. 
Bu cümlenin ardından binanın içinden yankılı bir kahkaha sesi geldi ancak bu sesi duyduğunu kimse söylemedi. Binanın kapısını gıcırtıyla Yusuf araladı. Sanki bir gerilim filminin başlangıç sahnesiydi yaşadıkları. Kapı aralanırken kargalar aniden havalanmıştı, Metehan en gerideydi:
-Ben bu binaya girmek istemiyorum. Siz girin ve hediyeleri bırakın, ben burada bekleyeceğim dedi. Eslem, Nehir ve Ecem; Metehan’ın orada kalmasının uygun olmayacağını düşündüler ve içeriye girmek için ikna ettiler. 
Binanın dışının aksine içi son derece ferah ve moderndi. Bu manzara karşısında biraz olsun rahatlamışlardı. 

2. Bölüm: Kapılar
Sessiz adımlarla gördükleri her kapının üzerine bakarak müdür odasını arıyorlardı. Etrafta canlı belirtisi yoktu. Nihayet kapının hemen kenarında büyük harflerle “MÜDÜR” yazısını görmüşlerdi. Metehan:
-Haydi bir an önce şu emanetleri verelim ve bu sıkıcı binadan kurtulalım, dedi.
Bir yandan da saatine bakıyordu. Saat 13.20’yi gösteriyordu. 14.00 olduğunda buradaki işlerinin bitmesi gerekiyordu. Servis bu saatte gelecekti. Ansızın bir gürültü tüm binada yankılandı. Ecem ve Eslem ellerindeki kutuyu düşürmüşlerdi. Artık bu ziyaretin bir anlamı kalmamış gibiydi. Şaşkın şaşkın kutuya bakıyorlardı. Yusuf tam kutuyu açacakken Eslem:
-Müdür Bey, kutuyu açmamamızı söylemişti, unuttun mu, dedi. 
Yusuf:
-Sadece ne kadar hasar oluştuğuna bakacaktım ama haklısın, diye karşılık verdi. 
Gürültüyü birilerinin duymamış olması imkansızdı fakat halen etrafta kimse yoktu, açılan bir kapı yoktu. Sessizliğin tam ortasında, beş arkadaş yerdeki kutuyu izliyordu. Kutu sanki hareket eder gibiydi. Metehan ayağıyla kutuya dokundu. Evet, kutu hareket ediyordu. Bu esnada müdür odasının kapısından küçük bir ses geldi. Kapı açılıyordu fakat arkasında kimse yok gibiydi. Kapı ardına kadar açıldı. Yusuf cesaretini topladı ve kapıdan içeriye adım attığında öylece orada kaldı. Korkunç bir şey görmüş olmalıydı. Diğer arkadaşları onun bu tepkisinden endişe duymaya başlamıştı. Nehir cesaretini toplayarak Yusuf’un yanına gitti fakat o da daha fazla adım atmadan şaşkınlıkla karşıya bakıyordu. Eslem, Ecem ve Metehan da birkaç adım attıktan sonra hareketsiz kaldılar. Mehmet Kerem ve Reyhan ders çalışıyorlardı sessizce. Burada ne arıyorlardı, bu bina ile ilgileri neydi?
Eslem daha fazla konuşmadan duramadı ve seslendi:
-Reyhan, Allah aşkına burada ne geziyorsun. Mehmet Kerem, hani senin İngilizce kursun vardı?
Bu cümleler diğer dört kişiye de cesaret vermişti. Onlar da sorular soruyordu fakat Mehmet Kerem ve Reyhan soruların hiçbirini duymuyordu. Hatta birbirlerinden haberleri bile yokmuş gibi önlerindeki defterle, kitapla ilgileniyorlardı. Bu bir şaka ise çok kötüydü ama şakaya benzemiyordu. Şaka olsaydı Reyhan dayanamayıp mutlaka gülme krizine girerdi. Reyhan’ı çok iyi tanıyan arkadaşı Ecem cep telefonunu çıkardı ve bu anın bir fotoğrafını almak istedi. Tam fotoğrafı çekiyordu ki dışardan bir ses duydular ve geri dönüp baktıklarında kutunun yuvarlandığını gördüler. Beş arkadaş Reyhan ve Mehmet Kerem’i orada bırakarak kutunun peşinden gidiyorlardı ancak kutu çok hızlı yuvarlanıyor, bazı kapıların önünde duruyor, önünde durduğu kapı açılıyor ardından yeniden kapanıyordu. Nefes nefese kutunun peşinden koşan beş kişi bir anda durdu çünkü kutu kaybolmuştu. Kocaman koridorun ortasında öylece kalakalmışlardı. Metehan saatine baktı, yüzünü buruşturdu. Saat halen 13.20’yi gösteriyordu. 
3. Bölüm: Başa Dönüş
Metehan saatindeki tuhaflığı arkadaşlarına söyledi. Onlar da saatlerini, telefonlarını kontrol ettiler ve aynı zamanı gösterdiğini fark ettiler tüm cihazların. Yusuf; Mehmet Kerem ve Reyhan’ı alarak binadan ayrılmanın iyi bir fikir olacağını söyledi. Arkadaşları da bu fikri onayladı. Yeniden müdür odasına gittiler fakat şaşkınlıklar üst üste geliyordu. Az önce iki arkadaşlarının orada olduğundan hepsi de adları gibi emindi. Ecem telefonunu çıkardı ve biraz önce çektiği fotoğrafa baktı. Boş bir odanın fotoğrafı vardı sadece. Bu nasıl olmuştu? Kabus mu görüyorum diye düşündü fakat herkesin aynı kabusu görmesi imkansızdı. Metehan:
-Tüm sınıfları dolaşalım ve ardından bu binadan çıkalım, o zamana kadar zaten servis gelmiş olur, dedi. 
Biraz dinlenmişlerdi, nefeslerini toparlamışlardı. Acele etmeden tüm sınıfların kapısını birer birer açmaya başladılar. Sınıflar bomboştu en son kapıyı aralayıncaya kadar. Güçlükle açılan son kapı ile korkuları daha da arttı. Tam karşılarında bir duvar ve duvarda yedi kişinin adı vardı. Bu isimler kendi isimleriydi ve Mehmet Kerem ile Reyhan da listenin en başındaydı. Ecem yine cep telefonunu çıkardı ve bir fotoğraf almayı ihmal etmedi. Bu kez çektiği fotoğrafa iyice baktı. Evet, isimler gayet okunaklıydı ve kırmızı bir kalemle yazılmıştı. Tüm isimlerin karşısında artı işareti varken Mehmet Kerem ve Reyhan’ın isminin karşısında çarpı işareti vardı. Sessizliği Nehir bozdu:
-Ben artık eve gitmek istiyorum. Bunların hepsini aileme anlatacağım. Okul müdürümüzü de şikayet edeceğim. Bu nasıl bir ziyaret, etkinlik anlamadım. Bizi delirtmek için bir plan yapılmış galiba, diyerek dış kapıya doğru yöneldi. 
Haklıydı galiba. Diğer arkadaşları da aynı fikirdeydi. Kapıya doğru yönelmişlerdi ki kapı aniden açıldı ve kocaman siyah bir at üzerinde siyah elbisesiyle kendilerine doğru koşan bir adam gördüler. Adamın elinde kılıç ve mızrak vardı. Sanki tarihi bir filmden çıkmış gibiydi. Nal sesleri atın nefesinin seslerine karışıyordu. Hiç iyi niyetli bir adam gibi görünmüyordu bu. Koridorun kenarında bir yerlere çekilmek hatta saklanmak iyi bir fikir olabilirdi. Metehan yeniden saatine baktı: 13.21’i gösteriyordu. Atlı adam iyice yaklaşmıştı ve beş arkadaş korkudan artık gözlerini kapatmışlardı. Gözlerini açtıklarında okul müdürü halen konuşma yapıyordu ve İstiklal Marşı henüz başlamamıştı. Ecem, Nehir, Eslem, Yusuf ve Metehan şaşkın şaşkın birbirlerinin yüzüne baktılar. Az önce yaşadıkları şeylerin hepsi de gerçek olmadığını düşünüp birbirlerine söylemiyorlardı bir anda okul bahçesinin kapısında Mehmet Kerem ve Reyhan belirdi. İstiklal Marşı’na yetişmek için acele ediyorlardı. Hepsinin zihninde aynı soru vardı: Gerçek miydi az evvel yaşadıkları? İstiklal Marşı bittiğinde herkes şaşkın şaşkın servisine doğru yürürken Ecem cep telefonunu çıkardı ve galerisine baktı. Az önce çektiği fotoğraf duruyordu. Arkadaşlarına seslendi:
-Gelin, gitmeyin size bir şey göstereceğim. Dört arkadaş telefona baktıklarında oldukları yerde kaldılar. Sessizdiler. Hüseyin Hoca’nın sesiyle irkildiler:
-Çocuklar, güzel etkinlikler gerçekleştirdik ancak sizden son bir ricam var. Bugün öğleden sonra bir de yetimhaneye giderseniz sizin için önemli bir kazanım olacak. Bu görevi size özellikle veriyorum. Yetimhaneye götüreceğiniz hediyeleri ben hazırladım. Lütfen fotoğraf almayı unutmayın. Önce kurum idaresine giderek selamımı iletin, onlar size yardımcı olacaktır. 
Saat 12.20’yi gösteriyordu. Çocuklar önce birbirlerinin yüzüne baktılar, ardından servislerine doğru koştular. 
Okulun bahçesinde Hüseyin Hoca kocaman bir kutuyla kalakalmıştı. Olanlara anlam verememişti oysa bu çocukları çok seviyordu. 

6 Şubat 2026 Cuma

BİLİNMEZE YOLCULUK

 Aydın Çınar Yıldırım 
1. Bölüm
Doğduğundan beri hiç huzurlu bir gün geçirdiğini hatırlamıyordu bu topraklarda. Tam her şey düzelecek gibi olduğunda mutlaka başka bir sorun baş gösteriyordu. Kendisi henüz kırk yaşına bile gelmemişti fakat babası, amcaları, dayıları da hiç güzel şeyler anlatmamıştı önceki dönemlere dair. Tebriz’in kenar mahallelerinden birinde yaşıyordu Efrasiyab. Ataları da bu bölgede yaşamıştı yüzyıllarca fakat kendini içinde yaşadığı topluma ait hissetmiyordu. Türkiye’de yaşasam daha mutlu olabilirim diye düşünüyordu ya da Türkmenistan, Azerbaycan, Kazakistan… Sadece düşünüyor ama eyleme geçmiyordu çünkü soydaşlarının yaşadığı ülkelerde de zaman zaman işlerin karıştığını biliyordu. Ona huzur lazımdı, çocuklarının iyi bir eğitim alabileceği ortamlar lazımdı. Gelecekten kaygı duymaması lazımdı.
Safran ve yoğun baharat kokan sokaklarda geçmişti çocukluğu. Başka ülkelerin çocukları gibi oyun oynayarak değil, korkuyla. Zaten kaosun hiç bitmediği bu topraklarda Türk olması da ayrı sorundu kimileri için. Bu etnik köken itibariyle bir yerlere gelmesi, güzel okullarda eğitimine devam etmesi veya başarılı bir ticaret hayatı mümkün değildi. Küçük bir bölgede yalnızca varlık mücadelesi veriyordu etrafındaki insanlarla birlikte. Aslında buna bile müsaade edilmezdi ama büyük bir kültürün temsilcisiydi Tebriz. Hem kültürel bakımdan zengindi hem de turizm için can damarıydı fakat Efrasiyab Tebriz’e gelen Batılılara şehrin güzelliklerini anlatan ve birkaç ürün satarak ayakta kalma mücadelesi veren biri olarak yaşamak istemiyordu. Çok daha önceden buralardan gitmeyi düşünmüştü fakat annesi, babası ve kardeşleri yüzünden çakılıp kalmıştı buraya. Şimdi kardeşleri kendi ailelerini kurmuşlardı ve anne babası da yakın zaman önce vefat etmişlerdi. Onu buraya bağlayan bir şey yoktu, kaybedecek bir şeyi de yoktu. Yüzyıllardır bir laneti yaşar gibi insanların yaşadığı bu coğrafyadan, cehaletten kurtulmak şarttı. 
Dışardan bu şehri ziyarete gelen insanlardan birilerine ulaşmalıydı ve bunun en hızlı yolu turist rehberleriyle konuşmaktı. İlkokuldan arkadaşı Haydar Ali ona yardımcı olabilirdi. Ertesi gün Ali Haydar’ın çalıştığı ofise gitti ve derdini, durumunu anlattı. Arkadaşı öğlen yemeğini birlikte yiyebileceklerini, tenha bir yerde bu konuyu konuşmalarının iyi olacağını söyledi. Fazlaca kalabalık olmayan bir kebapçıda ahşap bir masada karşılıklı oturdular. Ali Haydar bir süre düşündükten sonra tüm sorularına cevap vermeye başladı:
-Seni anlıyorum. Ben de aslında benzer düşünceler içindeyim fakat buraya kök salmışız bir kere, bırakıp gitmek zor. Senin için daha kolay olur buraları terk etmek ancak bu yolculuk uzun ve çok pahalıya patlar, bunu peşinen söyleyeyim, dedi. 
Efrasiyab:
-Biraz birikmiş param var, dedi. Üstelik babamdan kalan evimizi ve birkaç eşyayı da elden çıkarırsam galiba işin para boyutunu halletmiş oluruz. Korkarak ya da susturularak yaşamak istemiyorum artık. Ben, kendim olarak yaşamak istiyorum. Özgür yaşamak ve düşünmek istiyorum. 
Haydar Ali, bu tür sözleri genelde okuyan, yazan kişilerden duymaya alışıktı. Efrasiyab bu noktaya nasıl gelmişti, anlamakta güçlük çekiyordu ama her durumda haklıydı arkadaşı. Belki de anne babasını tedavi ettiremediği için bu kadar küskün ve öfkeliydi her şeye Efrasiyab:
-Yarın bu şehre ziyarete gelecek yabancılar var. Çinli, İspanyol, Türk, Rus misafirlerim olacak. Hangi bölge sana daha cazip ise tanıştırayım, dedi. 
Efrasiyab, bu kadar kolay mesafe kat edeceğini aklından bile geçirmemişti. Oysa sadece bir tanışma faslıydı bu. 
Akşam vakti evine döndüğünde heyecanlıydı ve gece boyu heyecandan uyku girmemişti gözüne. En az elli senelik bir atlası evdeki dolaplardan birinden çıkardı ve Ali Haydar’ın söylediği ülkelere baktı. Yaşadığı yere ne kadar yakın olursa gideceği yer, yolculuk o kadar kısa olur diye düşünüyordu. Heyecan ve sıkıntı arasında bir ruh hali ile uyuyakalmıştı. Ertesi gün erkenden uyandı ve hazırlandı. Kendine çeki düzen vermeliydi. Misafirler onu yadırgamamalıydı. En güzel elbisesini giydi, tıraş oldu, saçlarını taradı, ayakkabılarını boyadı. Sabahın erken saatlerinde Ali Haydar’ın ofisinin yolunu tuttu. Türk misafirler ile görüşmeye karar vermişti. Nasıl olsa çok uzak bir yer değildi Türkiye ve dil sorunu da yaşamayacağını düşünüyordu. 
Ali Haydar Efrasiyab’ı şık halde görünce tebessüm etti. Belki vaz geçer, diye düşünüyordu fakat durumun ciddi olduğu arkadaşının kıyafetinden belliydi. Efrasiyab:
-Türk misafirlerin ile beni tanıştırmanı istiyorum. Saat kaçta gelecekler, ona göre yeniden uğrayayım. 
-İlk ziyaretçilerim Türkiye’den gelenler, dedi Ali Haydar. Bir saat içinde burada olacaklar. Kahvaltı yapmadınsa birlikte yaparız. 
Küçük bir kahvaltının ardından dört kişilik bir ekip ofise geldi. Misafirler içeriye adım atar atmaz bir ter basmıştı Efrasiyab’ı. Heyecanlanmıştı. Neyse ki konuşmaları, simaları düzgündü bu insanların. Türkçe konuşuyorlardı. Bir süre sonra şehri gezmek üzere ofisten altı kişi olarak ayrıldılar. Ali Haydar sürekli bir şeyler anlatıyor Efrasiyab ise susuyordu. Konunun ne zaman kendisine geleceğini bekliyordu. Birkaç saat sonra nihayet Ali Haydar konuya girmişti:
-Yanımızda duran arkadaşım Efrasiyab sizlerle bir konuyu görüşmek istiyor. Hiç değilse yarım saat kadar ona zaman ayırabilirsek yemek esnasında çok memnun olurum, dedi. 
Anlayışlı insanlardı bu misafirler. Merak ettiklerini söylediler ve mutlaka konuşalım, dediler. 
Yemek için bir mekan bulduklarında Efrasiyab bu kez konuyu kendisi açtı:
-Ben bu ülkeden gitmek istiyorum. Usandım artık ve beni bağlayacak hiçbir şey kalmadı buraya. Sizlerden ricam Türkiye’ye gitmem için bana yardımcı olmanız. Hatta mümkünse orada bir hayat kurmak için de desteklerinizi bekliyorum. 
Misafirler, bu sözler karşısında hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermediler. Galiba böyle bir teklifin geleceğini sezmişlerdi. Diğerlerinden biraz yaşlı olan misafir, bir yandan yemek yemeye devam ederken sordu:
-Seni Türkiye’ye götürdük diyelim, elinden ne iş gelir? Nasıl geçineceksin? Mesleğin, zanaatın nedir? Evet, buraya göre belki daha rahat bir hayat yaşayabilirsin ancak bizim ülkede de hayata tutunman zaman alabilir ya da tutunamayabilirsin. İyice düşündün mü?
Bu sözlerin ardından hemen karşısındaki misafir devam etti:
-Seni anlıyorum fakat bizler buraya sadece gezmek için gelmiş sıradan insanlarız. Hem kendini sıkıntıya sokarsın hem de bizi. Keşke elimizden bir şey gelebilseydi, dedi. 
Diğer iki misafir hiç konuşmadı. Ortamda kısa süreli bir sessizlik oldu. Ali Haydar yeniden rehber edası ile farklı konulardan bahsetmeye başladı. Yemek bittiğinde Efrasiyab’ın içinde büyük bir belirsizlik hissi oluşmuştu. Böyle hayal etmemişti gece boyunca. Kendi hayatını kendisi kurması, kendi yolunu kendisinin çizmesi gerekiyordu. Beş kişiye veda ettikten sonra yanlarından ayrıldı. Bir şekilde Türkiye’ye gitmeliydi ama nasıl?
Günün geri kalan vaktini evini ve eşyalarını satmakla değerlendirmek istiyordu. Umudunu kaybetmemişti. Akşam olup da evine geldiğinde artık burada son gecesi olduğunu biliyordu çünkü evini satmıştı hem de eşyalıyla birlikte. Evin anahtarını sabah teslim etmek üzere sözleşmişlerdi sattığı kişiyle. Çocukluğunun geçtiği evi, sokakları terk ederken bu kadar hüzünleneceğini düşünmemişti. Bir daha bu evde hiç uyuyamayacak olmak, bu sokaklarda gezemeyecek olmak garip bir histi fakat kurtulmak isteyen kendisiydi. Hüznün zamanı değildi. Çantasını hazırlamalı, yanına birkaç eşya almalı, parasını çantasında güvenli bir bölmeye yerleştirmeliydi. 
Gece boyunca yine uyumadı. Burada yaşadığı şeyler geliyordu aklına. Anne babasıyla, kardeşleriyle geçirdiği zaman geliyordu. Sağa dönüyor uyuyamıyor, sola dönüyor uyuyamıyordu. Yeni bir hayat için değerdi her şeyle vedalaşmaya. Ailesi de hayatta olsaydı ona hak verirdi. Onca çileli hayattan sonra burada devam etmenin bir anlamı yoktu. 
Günün ilk ışıklarıyla yola düştü Efrasiyab. Yeni ev sahibinin oturduğu sokağa giderek anahtarı teslim etti. Şehirde tek vedalaştığı kişi o oldu. Yeni bir sabahın aydınlığında yürüyordu. Her adımda kocaman bir belirsizliğe doğru yürüyordu. Belki sıkıntıya, kedere, daha zorlu bir hayata doğru yürüyordu ama içini rahatlatan tek şey vardı: umut. Umudun tohumu kabuğunu çatlatmaya başlamıştı içinde ve onu ayakta tutan, onun adımlarını yönlendiren bu umudun çiçek açacağı gündü. 

2. Bölüm

Yürüyor ve düşünüyordu fakat zihni bomboştu. Ne düşündüğünü bile anlamlandıramıyordu. Aklında bir şey var mıydı? Yoktu. Önce bu şehirden çıkmalıydı. İnsanı düşünmekten bile alıkoyan bu şehirden uzaklaştığında belki zihnim açılır, diye düşündü. Gün akşama yaklaştığında artık şehir çok gerilerde kalmıştı. Yarım kalan bir şeyler vardı Tebriz’e dair içinde. Yarım kalan bir hayat vardı orada. Özgür olsaydı, istediği gibi yaşayabilseydi bu şehri terk eder miydi? Bir gün yeniden bu şehre döndüğünde kendi hayatını yaşayan biri olmak istiyordu eğer dönebilirse.
Yolculuğu yorucuydu ama çok büyük bir sorun yaşamamıştı. Kimi zaman yanında duran araçlarla devam etmişti yola kimi zaman yürümüştü ama hep sorgulanmıştı birilerin tarafından:
-Kimliğini uzat, nereye gittiğini söyle, yanında ne kadar para olduğunu belirt… 
Hiç de iyi niyetli olmayan resmi sorgulamalardan zaman zaman rüşvet vererek kurtulabilmişti. Bunlar zaten bildiği, tahmin ettiği şeylerdi ve şaşırmamıştı. Akşam karanlığı çökmüştü Bazergan’a vardığında. Sandığından daha da erken ulaşmıştı buraya. Acıkmıştı, yorulmuştu, parası vardı ancak tutumlu olmaya çalışıyordu. Burada eski bir aile dostları vardı, uzaktan akraba da sayılırlardı bu insanlar. Gençliğinde birkaç kez gelmişti bu şehre ve misafir olmuştu. Kendisiyle aynı yaşta olan Abdülkadir iyi bir insandı ve o da Tebriz’e ara sıra uğrardı. Birkaç ay önce Tebriz ziyaretinde Abdülkadir onu yine Bazergan’a davet etmiş Efrasiyab da yolunun düşebileceğini söylemişti. 
Aradan yıllar geçmesine rağmen hiçbir değişiklik yoktu sokaklarda, evlerde. Tam Abdülkadir’in oturduğu sokağı hatırlamıştı ki yine bir kimlik kontrolü ile karşılaştı. Neyse ki bu kez anlayışlı birilerine denk gelmişti. Gideceği adresi tarif bile etmişti ona görevli. Abdülkadir’in kapısını çaldığında yorgunlukla karışık bir heyecan içindeydi. Abdülkadir kapıyı açtığında yüzünde şaşkınlık ve mutluluk vardı. Efrasiyab’a sımsıkı sarıldı:
-Akşamın bu saatinde ne güzel bir sürpriz, dedi. Tam da yemeğe geçmek üzereydik. Kaynanan sevecek seni demek ki. Haydi hemen elini, yüzünü yıka, sofrada konuşuruz. Seni hangi rüzgar attı buralara anlat bakalım. 
Efrasiyab hiç düşünmeden daveti kabul etti. Elini yüzünü yıkadıktan sonra sofraya oturdu. Bir aile ile yer sofrasında yemek yemeyeli yıllar olmuştu. Bir yandan başından geçenleri, niyetini anlatıyor bir yandan da Abdülkadir’in kaçamak bakışlarla kendisini izleyen çocuklarına tebessüm ediyordu. Yemek bittiğinde artık Abdülkadir, Efrasiyab’ın niyetini ve amacını tümüyle anlamıştı. Çay içerken de sohbet devam etti. Abdülkadir bir ara onu bu düşünceden vazgeçirmeye çalıştı. Hatta Bazergan’da ona bir iş bulabileceğini, ev bile alabileceğini, burada yuva kurması için yardımcı olabileceğini söyledi fakat Erasiyab’ın tavrı netti. Bu kadar yolu nasihat dinlemek için gelmemişti. Abdülkadir gecenin ilerleyen saatlerinde Efrasiyab’ın fikirlerinin değişmeyeceğini anlamıştı:
-Ben burada kalmanı isterim gerçekten ama artık seni ikna etmeye çalışmayacağım ve düşüncelerinin de haklı olduğuna inanıyorum. Fakat gideceğin yerdeki hayat da o kadar basit değil. Ailemin bile bilmediği şeyler söyleyeceğim sana. Yılda sekiz on kişinin bir şekilde sınır dışına geçmesine yardımcı oluyorum, bu işle ilgilenen arkadaşlarım var fakat bu işi bedavaya yapmıyorlar. Benim senden bir ücret talebim olmayacak fakat arkadaşlar ne ister, ne bekler bilemiyorum. Sınır ötesine geçtiğinde her şey düşündüğün gibi olmayabilir. Gönderdiğimiz sekiz on kişinin hemen hemen yarısı bir süre sonra yeniden dönüyor. Diğer yarısının ise akıbetini bilmiyoruz, dedi. 
Efrasiyab kararlıydı, yüzünde bir olumsuzluk, belirsizlik izi bile yoktu:
-Param var ve ben özgür olmak istiyorum. Düşüncelerimi rahatça paylaşabileceğim, kendim gibi düşünen insanlarla yaşamak istiyorum. Hem de yarın bu topraklardan kurtulmak istiyorum. 
Yarın, vurgusu Abdülkadir’i biraz rahatsız etmişti.
-Yarın olmayabilir ama sana yardımcı olacağım kardeşim. Yarın ilk adımlarımızı atalım, dedi. 
Yorgunluğun ve kaç gündür devam eden uykusuzluğun etkisiyle Efrasiyab erkenden uyumuştu. Ertesi sabah Abdülkadir ile yola koyuldu. Abdülkadir onu arkadaşlarıyla tanıştırmak ve durumu onlarla paylaşmak istiyordu. 
Öğle vakti geldiğinde artık her şey tamamdı. Abdülkadir’in arkadaşları da büyük bir ücret istememişti Efrasiyab’dan. Gecenin ilerleyen saatlerinde ona eşlik edecekler ve Doğubayazıt’a geçmesini sağlayacaklardı. Boş gitmemesi için bir miktar da çay yükü vermişlerdi. Çayı teslim alacak kişiler onu karşılayacaktı. İşler yolundaydı ve plan hazırdı geriye sadece geceyi beklemek kalıyordu. Bu insanların yüzünde anlamını bilmediği bir rahatlık vardı ve onların rahatlığı bir türlü güven vermiyordu Efrasiyab’a. İçi içini kemiriyordu. Bir an önce gece olsun, bir an önce bu topraklardan kurtulayım diyordu içinden. 
Nihayet gece vakti gelmişti. Efrasiyab tek başına geçmeyecekti Doğubayazıt’a. Yanına garip giyimli iki kişi daha ilave etmişlerdi. Hayli yükleri vardı. Sınırın ucuna kadar Abdülkadir ve arkadaşları ile geldiler. Sınır çizgisinde vedalaştılar. Diğer iki kişi yolu gayet iyi biliyordu. Nereden geçeceklerini, nerelerde yürümek, nerelerde sürünmek gerektiğini Efrasiyab’a da söylüyorlardı. Gece, karanlık ve ürkütücüydü. Zaman zaman garip sesler geliyor, o zaman hepsi susuyor nefeslerini bile tutuyorlardı. Dört saatlik bir maceradan sonra artık kendilerini karşılayacak olan ekibe kavuşmuşlardı. Asıl macera bundan sonra başlıyordu çünkü sınırdan geçen diğerleri, onları burada karşılayan kişilerle gayet samimilerdi. Şehir merkezinde Efrasiyab onlardan ayrılacaktı. Kendi aralarında konuşuyorlardı fakat Efrasiyab onların konuştuğu kelimelerin çoğunu anlamıyordu. Biraz tedirgindi. 

DEVAM EDECEK

5 Şubat 2026 Perşembe

ÜNVANIMI KAYBETTİĞİM GÜN

Aden Mira Kartal

Sınıfın en sessiz öğrencisi seçilmiştim ve bu beni mutlu etmişti. Mutluydum fakat özellikle mi sessizdim yoksa cesaretsizlikten mi, bunu bilmiyordum. Bütün sınıf çıldırmış gibiydi. Özellikle teneffüslerde bağıranlar, çağıranlar, koşanlar, çığlık atanlar… Neyse ki hiçbirine benzemiyordum. Bu halim sanırım diğerlerinin gözünden kaçmamıştı. Onlardan farklı ve hanımefendi biriydim galiba. En azından onlar beni böyle görüyordu ve bu yüzden beni sınıfın en sessiz öğrencisi seçmişlerdi. Sessiz olmak iyi miydi yoksa kötü mü? Niçin sessizdim? Bu unvan bana verilinceye kadar hiç düşünmemiştim bu yönümü. Öğretmenler seviyordu sessizliğimi, arkadaşlarım da seviyormuş demek ki diye düşündüm. Sessizlik iyi bir şey olmalıydı. Sessizlik iyi bir şey olmasa şair Sessiz Gemi adlı şiiri yazar mıydı? 
Bir süre sonra içimde bu sessizlik unvanı kendini sesli bir biçimde hatırlatmaya başladı. Arkadaşlarım konuşup, bağırıp çağırdıkça beni bu eylemlerden alıkoyan şey ne, diye düşünmeye başladım. Belki de yetenek meselesiydi bu. Yani bağırmak, yüksek sesle konuşmak da bir yetenek gösterisiydi ve benim sesim hiç gür çıkmıyordu. Gerçi hiç denememiştim ki bağırmayı. Yani evde bağırdığım olmuştu ama galiba kalabalıklarda bağırmaktan çekiniyordum. Ta ki o güne kadar. Yanımdaki arkadaşım aşırı iştahıyla meşhurdu ama ona sınıfın en iştahlısı ünvanı verilmemişti. Ders dinlemez, teneffüs demez, serviste olduğunu umursamaz sürekli bir şeyler yerdi. Ona bir kez bile yüksek sesle “afiyet olsun” diyememiştim. Demeye korkuyordum yirmi beş kişinin arasında iken bu sözü. Amacım ona afiyet olsun, demek değildi de derste yemek yediğini sınıfa ifşa etmekti. Sürekli sessiz sedasız yemek yiyordu ve bunu ne arkadaşlarım fark ediyordu ne de öğretmenimiz. Onun yemek yemediğini ben bile fark etmemiştim bir arkadaşım söyleyene kadar. Yapmaması gereken bir iş yapıyordu dersin ortasında. Bir gün mutlaka sessiz sedasız yemek yerken yüksek sesle ona afiyet olsun, diyecektim ve tüm sınıf bunu duyacaktı. 
İlk ders, ne kadar kendimi zorlasam da bunu yapamadım. Üçüncü ders yine sessiz sedasız yemek yediğini görünce artık bu sözü yüksek sesle söylemem gerektiğine karar verdim. Tüm sınıf ders dinliyordu ve öğretmenimiz kendinden geçercesine ders işliyordu. Bir an küçük bir sessizlik oldu. O esnada var gücümle arkadaşıma yöneldim ve bağırdım:
-Afiyeeeet olsuun!
Öğretmen ders anlatmayı bırakmış ve bana bakmıştı. Ardından tüm sınıf benim bulunduğum tarafa baktı. Bir yandan da kime afiyet olsun dediğimi merak ediyorlardı. Son lokmasını yutamadan arkadaşımın rengi kıpkırmızı olmuştu. Tüm gözler onun üstündeydi. Elinde halen yiyecek bir şeyler vardı. Bir an korktum, ağzındaki lokmaları yutamayacak ve orada can verecek diye. İyi mi yapmıştım kötü mü bilmiyorum ama sınıfın en sessiz öğrencisinden kimse böyle bir şey beklemiyordu galiba. Mesele arkadaşımın derste bir şeyler yemesi değil de sanki benim yüksek sesle kurduğum cümleydi. Artık sınıfın en sessizi değildim galiba. Üstelik bu unvan bana verildikten kısa bir süre sonra yapmıştım bu eylemi. 
Ders devam etti. Arkadaşım son lokmasını yuttu ve yemeyi kesti. Öğretmen hiçbir şey söylemedi. Arkadaşlarım hiçbir şey demedi. Sadece bana bakışları biraz değişti. 
O gün orada aslında büyük bir şey yaşamıştım kimse farkına varmasa da. Sesimi çıkarmıştım ben de… Yendiğim bir şeyler vardı içimde. Suskunluğumu yenmiştim, çekingenliğimi yenmiştim, sessizliğimi yenmiştim. Buna değmiş miydi peki? Galiba evet. 
Şimdilerde sınıfın gürültüsüne ben de katkıda bulunuyorum. Zaman zaman çığlık atıp yüksek sesle birilerine bağırabiliyorum. Nasıl olsa sınıfın en sessizi ben değilim artık. Benim ünvanım kime verilecek ilerde, bilemiyorum. 

GEÇMEYEN AĞRI

Elif Erva Ağar

Neren ağrıyorsa
Canın ordadır derler
Dişim ağrıyor kaç gündür
Canımı dişime takmış gibiyim
Yaşamayanlar bunu bilmezler

Ne sıcak bir çay ne sıcak bir çorba
Her nefeste duyduğum yalnızca acı
Yürürken, konuşurken
Hep kendini hatırlatan bir sancı

Hani arka sıralardan bir diş olsa
Çektirir kurtulurum
Belki yenisi çıkar diye
Kendimce avunurum

Çektirmek mesele değil fakat
Ön dişim olmadan nasıl gülerim
Üstelik çürük olup olmadığını da bilmiyorum
Bilmiyorum o olmadan ne yerim ne içerim

Faydası yok ağrıkesicinin, ilacın
Ama veda etmek de bir dişe ne zor
Diyorlar ki azalır zamanla ağrın
Galiba diş ağrısının ne olduğunu
Kimseler bilmiyor

Daha nereye kadar bekleyeceğim bu ağrıyla
Ben de bilmiyorum
Sadece suskun ve üzüntülü
Geçmesini bekliyorum

HAYAT MÜCADELESİ

Semih Yılmaz

Kar yağınca herkeste bir mutluluk, herkeste bir heyecan ve tatil beklentisi kaçınılmaz hale geliyor. Çoğu zaman tatiller de peş peşe diziliyor zaten. Bu tatiller bizim için mi yapılıyor yoksa servis şoförleri için mi bilemiyorum fakat her durumda bizim de işimize yarıyor. Mesele kar, kış, tatil değil; mesele karların eridiği vakitler. Aslında bu günlerde tatil verilmeli. Her taraf çamur ve su içindeyken okula, işe gitmek büyük bir mücadele gerektiriyor. Göllenmiş su birikintilerinden geçmek için bazen iyi bir yüzücü olmanız gerekiyor. Ya da hemen yanınızdan son sürat geçen bir aracın üzerinize sıçratacağı çamurlu sudan kaçmak için iyi bir sporcu olmanız lazım. Daha da kötüsü gündüz eriyen ve yolları kaplayan kar sularının geceye doğru buza dönüşmesi. Düşmemek ve bir yerlerinizi kırmadan eve dönmek büyük bir mucize. 
Daha bugün garip bir olaya şahit oldum. Kar, çamur ve su birikintileriyle dolu bir yolda ilerlerken yanımdan geçen araç az ilerde durmak zorunda kaldı. Aracın durduğu yerde bir yükselti vardı. Araç sahibi aşağıya  indi, dikkatlice aracına baktı, yola baktı ve söylenerek tekrar aracına bindi. Yaklaşınca olay yerini ben de inceledim. Yolda bir çalışma yapılmış ya da bir şekilde çukurlar oluşmuş fakat üzeri kar ve suyla kaplanınca yol, dümdüz gibi görünüyor. Galiba sürücü de bu duruma dikkat etmeden ve yolunu değiştirmeden bu çukura düşmüştü. 
Bu ve benzer çukurlara yalnız sürücüler düşmüyor. Karşıdan karşıya geçerken nasıl olsa ayakkabılarımı aşmaz, diyerek attığımız bir adımla paçalarımız tamamen ıslanabiliyor. Üstelik kış günü ıslak bir ayakkabı, ayakkabı içinde çorap ve dizlere kadar ıslanmış bir pantolonla eve dönmek… Ardından başlayan karın ağrısı, böbrek ağrısı. 
Yine de kar yağsın ve erisin. Yine de bolluk, bereket olsun. Ben ıslanmaya, yollarda araçların üzerime saçtığı su ile yıkanmaya, ayaklarım ve pantolonum ıslak ve dönmeye razıyım. Hem kar da yağmasa kocaman kış boyunca yalnızca şubat tatilini beklemek çok sıkıcı olmaz mıydı?