Aden Mira Kartal
Güneş, önce bu topraklar üzerine doğardı ve yeryüzünün gölgelenen, geceye yürüyen ilk toprakları buraydı. Dünya hatta evren var olduğundan beri bu, böyleydi. Dünyanın öteki ucundaki savaşlar, gelişmeler, değişimlerden haberi yoktu bu coğrafyanın. Dilleri, görünüşleri, kültürleri, yemekleri, efsaneleri başka bir ülkeydi burası. Burası Japonya’ydı.
Saburo, ailesinin üçüncü çocuğu olarak bu ülkede gözlerini açmıştı dünyaya. Kendisinden büyük iki ağabeyi vardı ancak onlar Saburo ile bambaşka bir dünyada yaşıyordu. Sanki 1750’li yıllarda değiller de 2000’li yıllarda yaşıyor gibiydiler. Onlar için ne yaşadıkları bölgenin ne de Fuji dağının bir anlamı yoktu fakat Saburo, boş kaldığı bütün zamanları Fuji dağının eteklerinde geçiriyordu. Dağ sanki ona bir şeyler anlatmak istiyordu. Belki de anlatıyordu ama Saburo dağ dilini bilmiyordu ki... Kuşların şarkılarını anlayabiliyordu, ağaçların konuşmalarını da biraz anlayabiliyordu. Bazen atların hatta karıncaların fısıltılarını bile duyabiliyordu ama dağın dili başkaydı. Dağın dilini öğrenmek istiyordu. Onunla dertleşmek istiyordu. Bin yıllardır burada olan bu dağın mutlaka efsaneleri, hikayeleri olmalıydı. Bir insanın ondan öğreneceği çok şey olmalıydı. Dağın dilini öğrenmek onun için okul eğitiminden daha önemliydi. Okullarda müfredat değişirdi, konular değişirdi ama bir dağın söyleyecekleri hiçbir zaman değişmezdi. Fuji’nin görkemli gövdesi gibi bir de ruhu vardı ve Saburo onunla temas kurmayı çok istiyordu.
Ailesi Saburo’nun farklı bir çocuk olduğunu kabul ediyordu fakat bir yandan da endişe ediyorlardı onun için. Boyundan büyük işlere kalkışmasından korkuyorlardı. Saburo’ya göre etrafındaki insanlar tuhaftı, etrafındaki insanlara göre ise Saburo.
Kış yaklaşıyordu. Saburo için kış aylarında Fuji’nin eteklerine gelmek hayli zordu. Bu yüzden biraz hüzünlüydü ama kış gelmeden dağın diline dair bir şeyler mutlaka öğreneceğine inanıyordu. Aralık ayının ilk günleriydi ve Saburo ailesinin itirazlarına rağmen Fuji’ye doğru yola çıkmıştı. Ailesi biliyordu ki Saburo bir şeyi kafasına koymuşsa mutlaka yapar, onu vazgeçirmenin imkanı yoktur. Bu yüzden aile fertleri çok fazla üstelemedi.
Saburo dağa doğru yürürken ayaklarının altında homurtular duyuyordu sanki. Dağa doğru yaklaştıkça sanki başka bir iklime doğru gidiyordu. Hava ısınıyor, neredeyse yaz günlerinin sıcaklığını duyuyordu. Kuşların uçmasında bir gariplik vardı. Birkaç kuşa seslendi:
-Sizi hiç normal görmüyorum, sorun nedir?
Kuşların dönüp cevap vermeye bile sanki vakti yoktu. Telaşla koşuyorlardı. Yanından hızla geçen bir tilkinin kuyruğundan yakaladı ve sordu:
-Bir gariplik var mı, bana mı öyle geliyor.
Tilkinin gözleri kıpkırmızıydı. Kurtulmak için can atıyordu. Kurtuldu ve tek kelime söylemeden uzaklaştı. Dağın eteklerinden inip uzağa, çok uzağa koştu. Fuji’yi
hiç bu kadar tedirgin görmemişti.
Belki de birilerine kızmıştı.
Bir süre sonra Saburo da tedirgin oldu fakat dağa olan güveni tamdı. Bu dağda olumsuz bir şey olduğu, yaşandığı duyulmamıştı. Ayaklarına hakim olamıyordu sanki. Ayakları kendinden önde yürüyor gibiydi. Bir süre sonra istemsizce koşmaya başladı. Daha yukarılara, daha yukarılara çıkıyordu koştukça ve sanki ayaklarının altında sıcak bir şeyler vardı. Belki de yürümekten, koşmaktan dolayı ayakları ısınmıştı. Dağın sesini artık duyabiliyordu. Yıllardır beklediği şey gerçekleşmek üzereydi. Dağ onunla konuşuyordu. Ne dediğini anlamasa da dağ konuşuyordu işte. Bir rüya gibiydi bu, bir masal gibi.
Kendine düz bir yer buldu Saburo. Sırtüstü uzandı ve gökyüzünü seyretmeye başladı. Halen telaşlı kuşlar geçiyordu yukarıdan. Bulutlar hızla hareket ediyordu ve toprağa kulağını verince daha çok ses duymaya başladı. Dağın bir derdi vardı, bunu anlayabiliyordu fakat bu derdin ne olduğunu bilmiyordu.
Bir süre dinlendikten sonra yeniden evin yolunu tuttu. Kimseye bir şey demedi. Belki de Fuji’nin eteklerine bahara kadar artık gidemeyecekti. Neyse ki odasının penceresi bu dağa bakıyordu.
Gece boyunca zihninde dağdan gelen sesleri yeniden hatırladı. Yorumlamaya çalıştı. Gece uyanıp tekrar dağa baktı. Ertesi gün arada bir Fuji’ye doğru bakıyordu. Bu sonbahar ayrılığı farklı gibiydi. Acaba dağ ona ne anlatmak istiyordu.
Birkaç gün daha böyle geçti. Artık uykuya dalmadan önce ve sabahın ilk ışıklarıyla Fuji’ye bakıyor ve onu selamlıyordu.
Bir sabah uyandığında dağın tam zirvesinde bir gariplik gördü. Bulut gibiydi ama bulut değildi gördüğü. Dağın tam tepesinden bir şeyler yükseliyordu. Dağın derdini anlamıştı sonunda. Dağın içinde yanan bir şeyler vardı ve dumanı dışarıya kadar çıkmıştı. Heyecanla ailesini uyandırdı. Annesi, babası ve ağabeyleri olanlara anlam veremediler. Bir süre sonra komşularına ve orada yaşayan herkese aynı şeyi gösterdi Saburo.
Yaşlılar, bu dağa dair efsaneler biliyorlardı ve kısa süre içerisinde burayı terk etmeleri gerektiğini söylüyorlardı. Kimileri bu efsaneye inandı ve uzaklaştı bölgeden kimileri ise inanmadı. Ta ki takvimler 16Aralık 1707’yi gösterinceye kadar. Öyle büyük bir sesle konuşmaya başladı ki Fuji çok uzaklarda olanlar bile onun sesini duydu. Haşmetinden irkildi. Bazı insanlar oracıkta hayatını kaybetmişti. Fuji artık lav püskürüyordu etrafına, etrafında olanlara.
Günlerce, aylarca sürdü bu durum. İnsanlar öldü, lavlar etrafa yayıldı. Saburo ve ailesi çok uzaklara taşınmışlardı ama yine de Fuji’nin sesini duyabiliyorlardı. Oradan savrulan dumanı rüzgar kapılarına kadar getirebiliyordu.
Küçük Saburo olan biten her şeyden kendini sorumlu tutuyordu. Bir dağın dilini anlamaya çalışması, bir dağla konuşma arzusu belki de Fuji’yi bu hale getirmişti.
Bu gerçeği kimseye söyleyemedi. Bir süre sonra Fuji sustuğunda Saburo da sustu.
Saburo, yaşadıklarından sonra kimseyle konuşmadı. Hayvanların, ağaçların dilini de unuttu, insanların dilini de.