8 Ocak 2026 Perşembe

PAZAR VE PAZARLAMACILAR

Metehan Darıcı 

Her yerde edebiyat ve felsefe parçalama hevesi moda oldu. Sosyal medyada, filmlerde, dizilerde… Hatta kamyon arkası yazılarda. Bütün memleket buram buram felsefe üretiyor. Sadece memleket mi? Bütün dünya belki de. 
Hangi tarihte, hangi çağda bile yaşadığı belli olmayan belki de hiç yaşamamış bazı kişilere mal edilen eserlerden araklayıp ya da ilham alıp insanlar habire yazıyor, düşünüyor, paylaşıyor. Yüzyıllar öncesinde yaşamış ve yapacak hiçbir işi olmadığı için düşünmüş, uydurmuş, yazmış bazı ihtiyarların yazdıklarını bu kadar anlamlı ve önemli kılan şey ne? 
Düşünün bir defa, elektrik yok, telefon yok, gazete, dergi, sinema, tiyatro bile yok. Trafik yok, işsizlik yok, bir yerlere yetişme çabası yok. İnsanlar sabah uyandıklarında sadece etraflarındaki şeyleri tüketerek bile günü geçirebiliyor, geçim derdi yok. Böyle bir ortamda birileri doğaya bakıyor, dağlara bakıyor, az da olsa etrafındaki insanlara bakıyor ve felsefi, edebî cümleler karalıyor elindeki kâğıda, yaprağa ya da tahtaya. Yüzyıllar sonra birileri de bu metinleri bir şekilde okuyup onaylıyor ve şöyle diyor: Vay be, ne bilge adammış. Yaprağın yeşil olduğunu söylüyor, karın beyaz olduğunu. Acıkınca insanın normal olmadığını ya da balıkların su dışında yaşamadığını. İşte gerçek bilgelik. Sonra hemen yanındaki adam bu bilgileri yorumlamaya başlıyor ve oturup bir kitap yazıyor ya da bir film çekiyor. Filozof dediğimiz insanlar aslında filozof olma derdinde değildi. Sadece hayatlarını yaşıyor ve notlar alıyorlardı. Şimdi ise insanlar onların yaşam tarzlarını, dünyalarını düşünmeden onları yüceltiyor, yere göğe sığdıramıyor. Sen de yaşasaydın o çağda, bu hikmetli sözleri sen de söylerdin ve hikmetli olduğunun farkına bile varamazdın. 
Her şey yaşanan çağa, ülkeye, kültüre bağlı aslında. 
Ey sürekli birilerinden cümle paylaşan ve ballandıra ballandıra bunu açıklamaya çalışan kişi, senin de bir beynin var. Senin de kalbin var, vicdanın, duyguların var. Başkalarından emanet aldığın cümlelerle bana hayatı anlatma. Başkalarının işsizlikten ulaştığı düşünceleri kendininmiş gibi bana pazarlama. Evet, sen bir pazarlamacısın. Fikir ve edebiyat pazarlıyorsun durmadan. Artık yapma bunu. En azından bana yapma.  

TEHLİKE GELİYORUM DİYOR

Metehan Darıcı

 Önceleri susayan insanlar en yakın çeşmeden su içebiliyordu. Bu çeşmelerin kimi tatlı su olarak geçiyordu kimileri ise musluk suyu fakat her ikisi de içiliyordu. Bazen bir cami şadırvanından bazen de yol kenarında bir hayrattan insanlar akıllarına hiçbir şey gelmeden kana kana su içerdi şehirlerde. Bir çay ocağına ya da lokantaya gittiğinizde sürahi ve bardak olurdu. Su, ücretsizdi. 
Sonra bir şeyler oldu ve şehir şebekesinin suyu içilmemeye başladı. Hem kireçliydi sular hem de klorlu. Çay demlemek isteyenler bile demliklerin altında kocaman kireç tabakası ile karşılaşmaya başladı. İşte tam da bu sırada marketlerde boy boy pet şişeler ortaya çıktı. Kimileri damacana şeklinde kimileri de on, beş, bir buçuk litre ya da 500 ml şeklinde. İlk zamanlar insanlar içme suyuna para vermek istemedi fakat şehir şebekesi içilecek gibi değildi ve tatlı sular da birer birer kesilmeye ya da hastalık yaymaya başladı. Artık her markette hatta küçücük dükkanlarda bile pet şişe ile su satılmaya başlandı. Veliler çocuklarına pet şişe ile su verdiler okullarına gönderirken. Araçlarda, maçlarda, sinemalarda, kantinlerde, lokantalarda, kafelerde koli koli su tüketilmeye başlandı. Aslında buraya kadar da normal her şey fakat bir süre sonra bu suların şişeleri başa bela olmaya başladı. Önceleri insanlar hemen çöpe atmıyordu bu şişeleri. Sonra mavi kapak toplamaya başladılar. Bir süre sonra mavi kapak da yalan oldu ve etrafta devasa pet şişe kirliliği oluştu. Okul önlerinde, yol kenarlarında, futbol sahalarında, market önlerinde, apartman kenarlarında, çöp kutularının civarında hatta cami önlerinde pet şişeler yığılmaya başladı. İşin daha da garibi piknik alanlarında bile pet şişeden geçilmez oldu. Deniz ve ırmak kenarları pet şişelerle örülü sahillere dönüştü. 
Sorun şimdilik küçük görünse de ilerleyen yıllarda daha da büyüyeceği çok belli. 
Zor olmamalı tatlı su geleneğini arıtılmış su geleneği ile birleştirip camilerde ya da sokak başlarında yeniden hizmete sunmak. Zor olmamalı okullarda, kafelerde, lokantalarda, kantinlerde bir arıtma cihazını faaliyete geçirmek. Şebeke suları neden bu kadar kirlendi bilmiyorum ama tüm şehir suyunun bir anda içilemez hale gelmesi düşündürücü. 
Şair her ne kadar hava bedava su bedava, bedava yaşıyoruz bedava demişse de yıllar önce artık su bedava değil ve git gide fiyatı artan bir ihtiyaç. Üstelik bu ihtiyacı giderdikçe insanlar çevre kirliliği de durmadan yükselişte. Sadece hava bedava demek isterdim ama onun da aynı su gibi kirli olanı bedava. 
Kocaman bir çöplük bekliyor gelecek nesilleri pet şişelerden oluşan. Kocaman bir de susuzluk tehlikesi. 

İNSAF

Düşmanımsın bazen
Bazen de oluyorsun dost.
Vuruluyorum senin yüzünden,
Okulun bahçesinde sakin sakin,
Yerken tost.

Yağarken güzelsin ama
Yere düştüğün o anda,
Bulursa eğer seni,
Bir canavar,
Tüm ahali senden kaçar.

Asıl suçlu, 
Kartopu değil aslında.
Sahibi asıl sorun.
Sevgili kartopuseverler,
Az insaf ya!

DEĞİŞİK BİR MEYDAN SAVAŞI

Semih Yılmaz

Yine kar yağmıştı ve şehir beyaz elbisesini giyinmişti. Zaten hep kar yağıyordu ama nedense insanlar İzmirli ve Antalyalı gibi kar yağışını ilk kez görmüşçesine sokaklara dökülüyordu. Bu da yetmiyor gibi durmadan fotoğraflar paylaşıyorlar, acıklı müzikler ekliyorlardı fotoğraflara. Bunlara alışmıştım. En güzeli ise kar tatili haberini duymaktı. Geçen yıl bir ay boşunca her Perşembe tatil olmuştu kar yüzünden ve bu sene de sezonu açmıştık. Tatildi işte. Yapılacak bir şey yoktu okulların açılmasını beklemekten başka. 

Nihayet okullar açıldı. Hem de ne açılış… Bahçelerde kocaman kar yığınları vardı. Okul sanki bir bayram yerine dönmüştü. Teneffüslerde kimse içeriye girmek istemiyor, kimileri kardan adam kimileri kardan kale yapıyordu. Dışarda kalıp da kartopu yememek imkansızdı. Bir savaş alanı gibi bahçeye çıkanların sağından solundan tepesinden vınlayarak kartopları geçiyordu. 

Gün sonunda herkes yorulur diye bekliyordum fakat meğer herkes enerjisini okul çıkışına ayırmış. Okul çıkışında pusuda bekleyen bir grup gelen giden herkesi kartopu yağmuruna tutuyordu. Hatta öğretmenler de nasibini alıyordu bu yağmurdan. Bazı öğretmenler ise dönüp daha büyük ve sert kartopu ile karşılık veriyorlardı. Sonunda okul bahçesi boşalmıştı ama enerjisi bitmek bilmeyen arkadaşlar halen sağa sola kartopu atıyordu. Hiç kartopu atmadım kimseye fakat öyle iştahlı atıyorlardı ki acaba bir tane de ben yuvarlayıp atsam mı diye düşünüyordum arada. Yerden bir parça kar aldım, top da yaptım fakat atamadım. Arkadaşlarım ise kendilerine yeni bir cephe açmışlardı. Gelip geçen araçlara kartopu atıyorlar sonra saklanıyorlardı. Belediye otobüsleri, servisler bu bombardımandan nasibini alan büyük araçlardı. Bir süre sonra korna sesleri duyulmaya başladı. Araçların bir kısmı yavaşlıyor hatta kenarda durup kartopunun geldiği yere bakarak el kol hareketleri yapıyorlardı. Arkadaşların ise bu savaşı durdurmaya niyetleri yoktu. Ta ki aracın biri kenara çekilip için o adam ininceye kadar. Üzeri kar ve buzlarla kaplı büyük, siyah bir araçtı bu. İçinden inen kişi ise kirli sakallı, iri yarı bir adamdı. Ayaklarında çizmeler vardı ve uzun bir pardösü giyinmişti. Boynunda kocaman bir zincir vardı. Öfkeyle arabasının kapısını kapattı. Kartopunun isabet ettiği yere baktı. Eliyle o bölgeyi sildi ve ardından kartopunun geldiği yere doğru sert adımlarla ilerledi. Tüm sokak adamı izliyordu. İçimden eyvah dedim. Bu savaş böyle bitmemeliydi. Adamın ağzından ve başından buharlar çıkıyordu. Nihayet kar yığının ardına ulaştı fakat sağa sola bakmaya devam ediyordu. Bir yandan bağırıyor sağa sola ağıza alınmayacak şeyler söylüyordu. Adam sonunda döndü ve aracına bindi. Kartopu kesilmişti. Araçlar hızla gelip geçiyordu artık. Demek ki saklanmayı ya da kaçmayı başarmıştı yaramaz arkadaşlarım. Ben de olayın olduğu yere bir bakayım, diyerek ilerledim. Gerçekten de kimse yoktu kar yığınının arkasında fakat buradaki karlar neredeyse bitmişti kartopu yapılıp atıla atıla. En azından bir tatsızlık yaşanmadığı için evin yolunu tuttum. Bu esnada az önceki siyah aracın hareket ettiğini gördüm. Araç tam elli metre kadar gitmişti ki arka camında bir kartopu daha patladı. Araç bu kez durmak yerine hızlanmıştı ki bir kartopu daha aracın ön penceresinden içeriye düşmüştü. Fren ve korna sesi ile yeniden tüm sokak irkildi. Bundan sonraki sahneleri izlemek acı olabilir düşüncesiyle ara sokaklardan birine saptım ve yoluma devam ettim. 

Ertesi gün okulda büyük bir sessizlik vardı. Kimse yerdeki kardan küçük bir parça bile almaya cesaret edemiyordu. Zaten teneffüse de çok az kişi çıkıyordu. Bahçenin dışına baktığımda dünkü siyah aracın kapının önünde olduğunu fark ettim ve sınıfıma doğru yöneldim. 


6 Ocak 2026 Salı

TAKSİ

 
ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK


O yıl bahar erken gelmişti. Aylardan mart olmasına rağmen ağaçların neredeyse tamamı çiçek açmıştı. Eskiler sürekli söyler dururdu mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, diye fakat bu mart başkaydı. Mart böyle devam edecekse nisan da temmuz ayı gibi geçer, diye düşündü. Sabah sabah bunları düşünmenin zamanı değildi. Bir an önce iş yerine gitmeliydi.  Kahvaltı yapmadan evden çıkmazdı. Keşke ailem yanımda olsaydı en azından kahvaltıyı ben hazırlamazdım, diye içinden geçirdi. Ailesinin tekrardan yanına dönmesi haziranı bulacak gibiydi. Mutfağa geçti, birkaç yumurta haşladı. Zeytin, peynir, reçel, bal, tereyağı… Hepsinden bir parça aldığında doymuş oluyordu. Kalan yumurtaları israf olmasın diye yanına aldı. Öğlen yemeğinde bunları tüketebilirdi. 
Dışarıya çıktığında saatine baktı, işe hayli geç kalmıştı. Taksi ile ancak yetişebilirdi. Bu esnada karşıdan geçen bir taksiye el işareti yaptı. Taksi anında yanına geldi ve yola koyuldular. Normalde iş yerine taksi ile en fazla yirmi dakikada ulaşması gerekiyordu fakat yola çıkalı yarım saat olmasına rağmen halen iş yerine ulaşamamıştı. Bir an şoförden şüphelendi. Acaba ücreti fazla almak için kendisini dolaştırıyor, uzak yollardan mı götürüyordu? Bu düşüncesini şoföre iletti:
-Biraz uzun sürmedi mi şoför bey? 
Şoför cevap verme ihtiyacı bile hissetmemişti. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra yine tekrar etti sorusunu:
-Biraz uzun sürmedi mi şoför bey? 
Şoför geriye dönmeden dikiz aynasından bakarak konuştu:
-Siz galiba buralarda yabancısınız. Belirttiğiniz adrese gitmemiz en az iki saati bulur. 
Bu sözleri duyunca adeta çıldırmıştı. Otobüse bile binse şimdiye kadar çoktan şirkete ulaşmıştı. Ne yapması gerektiğini düşünürken telefonu çaldı. Arayan patronuydu:
-Mahmut Bey, geciktiniz. Bu ayki ücretinize bu durumu yansıtmam gerekiyor. 
-Efendim taksi ile geliyordum ama galiba bir sorun var, diyecekti ki patron devam etti:
-Bugün gelmeyin isterseniz. Hatta yarın da gelmeyin. Hatta ertesi gün de. Bu kadar sorumsuz bir çalışanla devam edemeyiz.
Sözler bittiğinde telefon kapanmıştı bile. Sadece kovuldun, dememişti patron. Zaten öyle kolay kovulacak biri olmadığını düşündü. Ben olmasam şirketin hesap kitap işlerini kim yoluna koyacak ki, dedi içinden. Bu esnada taksi durmuştu. Hiç tanımadığı yerlerdi burası. Araçlar azdı. Etrafta tek tük bina vardı. Bir tesisin önünde durmuşlardı. Şoför:
-Daha epey yolumuz var. İsterseniz kahvaltı yapalım.
-Ben kahvaltımı yaptım, dedi. İstersen sana haşlanmış yumurta ikram edebilirim. Yeter ki beni iş yerime yetiştir. 
Şoför:
-Hangi iş yeri? Az önce konuşulanları ben de duydum. Artık işiniz yok ama ben size birazdan bir iş teklifinde bulunacağım. 
Sabah uyandığında değişik bir mart olduğunu düşünmüştü ama işlerin bu kadar değişeceğini hiç hesaba katmamıştı. Sinirliydi fakat bir şey söyleyemiyordu. Bilmediği bir yerde, tanımadığı biriyle baş başaydı, üstelik işsizdi artık. Kendini biraz toparladı ve sakin olmaya çalışarak konuştu:
-Yaşadığım her şey sizin yüzünüzden. Sizden sadece beni iş yerime götürmenizi istemiştim. Siz şimdi bana iş teklifinde bulunacağınızı söylüyorsunuz. İşiniz olsa taksi şoförlüğü yapmazdınız sanırım. Lütfen alay etmeyi bırakın ve beni ya iş yerime ya da yeniden evime bırakın. 
Şoför bir kahkaha attı ve ekledi:
-Halen iş yerim diyor gariban. İş yerin ha? Aslında sen epey komik bir adamsın. Ben patronun olsam sırf bu yüzden seni işten kovmazdım komik adam. 
Elleri titriyor, gözlerinin önün kararıyordu. Şoför devam etti:
-Sen bu araca binerken dikkat ettin mi? Aslında ben taksici filan değilim. Hayatının fırsatı kapının önüne gelmiş senin tavrına bak. Sen benim kim olduğumu bilmiyorsun galiba. İyice bak, belki tanırsın. 
Bu sözler üzerine şoföre dikkatle baktı. Bir yerlerden tanıyor gibiydi ama nereden. 
-Hiç yabancı değil yüzünüz evet, dedi. Nereden tanıdığımı çıkaramadım. 
Şoför bir kahkaha daha attı ve devam etti:
-Az önce seni kim aramıştı?
-Patronum. 
-Peki şirketin sahibi kim, patronun mu?
-Hayır, şirketin sahibi başka biri. Patronum sadece şirketten sorumlu müdür. 
-Peki daha önce hiç şirketin sahibi ile karşılaştın mı?
-Evet, bir defasında şirket yemeğinde birlikteydik ama patronumuz çok yakınında görünmemizi istememişti. Çok sinirli bir adam olduğunu söylemişti. 
Bu sözlerden sonra tekrar şoförün yüzüne baktı:
-Yoksa, yoksa siz?
-Evet, şirketin sahibi benim. Şimdi patronunu arayalım mı?
Şaşkındı bu gelişmelerden sonra. Patronu arasa da ne diyecekti ki? 
-Siz arayın lütfen ve işime son vermemesini söyleyin, dedi. 
Bunun üzerine şirketin sahibi olduğunu söyleyen şoför telefonundan patronu aradı. 
-Küçük bir iş değişikliğini haber vermek için arıyorum seni. Artık şirketin patronu az önce kovduğun çalışanın olacak. Sen ise onun yerinde çalışacaksın. 
Patronun ne anlattığını ne söylediğini duymuyordu bile. O sırada etrafa baktı. Hava hayli ısınmıştı. Değişik bir marttı bu. Mart böyle olursa nisan galiba temmuz ayı gibi geçecekti. Şirketin sahibine bir şeyler içmeyi, yemeyi teklif etti fakat şirketin sahibi:
-Haşlanmış yumurtadan başka bir şey yemeyeceğim, sen de zaten tok olduğunu söyledin, dedi. 
Aylardan mart olmasına rağmen ağaçların neredeyse tamamı çiçek açmıştı.

27 Aralık 2025 Cumartesi

Ortanca


Metehan Akkaya
Bir ailede ortanca kardeş olmak bazen iyi bazen kötü bir şey.  İyi olan yönleri ne diye soracak olursanız ne ilk çocuksunuz ne de son. Arada bir yerdesiniz. Ne büyük sorumluluklarınız var ne de şımaracak kadar küçüksünüz. Gerçi sorumluluk dediğimiz şey biraz da kişinin kendisiyle ilgili. Büyükler sorumsuz olabildiği gibi küçükler de şımarık olmayabilir her zaman. Ben, yerimden memnum. Büyük çocuk olsaydım yine memnun olurdum. Ailenin en küçüğü olsam yine memnun olurdum. Yaş sırasının benim için çok büyük bir önemi yok aslında. Önemli olan aile bilincini yaşamak, kaybetmemek. Çocuk, ailenin bir parçası ve en deneyimsiz kitlesi. Büyüklere düşen çocuklarına tecrübelerini aktarmak. Bir ağabeyimin olması benim için kimi zaman avantaja dönüşebiliyor. Oyun oynarken onun eşyalarını kullanabiliyorum mesela. İzin veriyor buna. En azından bilgisayar kullanmam gerektiğinde klavyesini vermese de faresini kullanmama izin veriyor. Artık ona küçük gelen kıyafetleri kullanmak da iyi bir şey. Çabucak israf olmuyor giysiler. Şu an ayaklarımda ondan kalan çoraplar var. Bu, benim için mutluluk sebebi. 
Küçük kardeşim için de bu durum iyi olsa gerek çünkü benden sonra da o kullanamıyor giysileri. Ona yeni şeyler alınıyor çoğu zaman.
Ortanca olmak hem ağabeyle iyi geçinmek demek hem de kardeşle. Kardeşim benim oyun arkadaşım biraz da. O olmasaydı galiba biraz kendimi yalnız hissederdim hayatta. 
Kardeş ve ağabey sahibi olmak güzel bir duygu. Bunu her geçen sene daha iyi anlıyorum. İlerleyen yıllarda, yaşlarda daha kim bilir neler yaşayacağız, neler paylaşacağız, heyecanla o günleri bekliyorum. Ortanca olmak, güzel bir şeymiş. 

İKİ ARADA BİR DEREDE KALMAK

Reyhan Veske

 Bir ailenin en büyük çocuğu olmak çok da güzel bir duygu değil aslında. Belki tek çocuğu olmak iyi bir şeydir ama üç kardeşin en büyüğü olmak biraz zor. Her şeyi önce siz yaşıyorsunuz; okula başlama, sınavlara girme, belge alma, başarma ya da başaramama. Bu esnada geride kalan kardeşler ne yapıyor? Sadece izliyor ve oyun oynuyor. 
Bir ailenin tek çocuğu olmak bence sıkılmak demek biraz. İki kardeş olmak iyi bir şey olabilir. Kardeşten ziyade arkadaş olur ikinci kardeş ve güzel zaman geçirilebilir. Üç kardeş demek bence karmaşanın adı. Sürekli anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar ve kimsenin sakin duramaması demek, üç kardeş olmak. Üç kardeşin en büyüğü olmak ise ekmek almaya gitmek demek, kardeşlerin ödevlerine yardımcı olmak demek, her istediklerini yapmak demek galiba. 
Bazen düşünüyorum kendi kendime kardeşlerim olmasaydı diye… Hayat daha mı güzel olurdu daha mı sıkıcı, karar veremiyorum. Belki onları hiç tanımamış, onlarla yaşamamış olsaydım yorum yapmak daha kolay olurdu ama her şeye rağmen yine de kardeş işte. Asıl sorun ise bu söylediklerimin bir ömür devam edecek olma korkusu. Her şeyi önce ben yaşayacağım ardından onlar yaşayacak ve tecrübelerimden faydalanacak. Mesela LGS’ye ilk ben gireceğim. Benim hazırlık sürecimden onlar kendilerine bir tecrübe çıkaracak. Üniversite sınavına da ilk ben gireceğim. 
Tabi iyi tarafları da var en büyük kardeş olmanın. Mesela bir şey alınacaksa önce size alınıyor. Giysi, eşya, kalem… Önce ben kullanıyorum ve yenisi de bana alınıyor. Onlar bir süre benden kalanlarla idare ediyorlar. O kadar da olsun artık. Kim bilir belki de bu durum da aslında onlar için iyi bir şey. 
Yine de kardeş işte. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Onlarla da hayat zor, onlarsız da. 

SİSLER İÇİNDE GECE

 Ecem Ercins, Reyhan Veske, Nehir Almacı, Metehan Akkaya, Sami Yusuf, Elif Şimşek

Servisle okula gitmediğim için aslında mutluydum. Servisle gidip gelenler en az bir saat önce yola çıkıyordu ve bir saatte de ancak evlerine dönüyordu fakat ben öyle mi? On beş dakika kadar yürüdükten sonra okulum karşımdaydı. Kahvaltıdan sonra yapılan küçük bir yürüyüş yerine geçiyordu benim için okula ulaşmak. Servisle gelen uyuşuk arkadaşlarım gibi derse başlamıyordum. Sporunu yapmış, ayılmış, zihni açık hâlde derslere başlıyordum. 
O gün hava oldukça güzeldi. Yazdan kalma bir gün, derler ya öyle işte. Akşama kadar güneşliydi her yer fakat akşam ani bir soğuk bastırmış ve bu hava değişimi beraberinde sisi de getirmişti. Hava tahmin raporları ertesi gün sis ve buzlanmadan bahsediyordu fakat ne kadar sisli olabilirdi ki hava?
Sabah uyandığımda hâlen güneşin doğmadığını düşündüm önce. Belki birkaç saat daha uyuyabilirdim fakat bu esnada gözüm saate takıldı. Yanlış görmüyordum, okul saati gelmişti fakat dışarda göz gözü görmüyordu. Hızlıca hazırlığımı yaptım ve okula gitmek üzere evden ayrıldım. Daha kapıdan adım atar atmaz bir masal ülkesine düşmüş gibiydim. Ayağımın altındaki yolu bile görmüyordum. Sisler içinde ilerlemeye başladım. Ayaklarım aynı yolu her gün yürüdüğü için hangi kaldırımda hata var, bunu bile biliyordum aslında. Üç beş dakika yürüdükten sonra havanın açılacağını düşünmüştüm ama aksine sis bir türlü ortadan kalkmıyordu. Yürüyordum sadece. On dakika geçmişti yaklaşık ve okul hâlen görünmüyordu. Normal şartlarda etrafta araçların olması, okula giden çocukların, işe giden insanların olması gerekiyordu ama kimseler yoktu. Garip bir durumdu ve endişe etmeye başlamıştım. Belki de ailemi aramam ve durumu haber etmem gerekiyordu. Çantamdan telefonumu çıkardım fakat endişem daha da büyüdü çünkü telefonum çekmiyordu ve dersin başlama saati de gelmiş görünüyordu. Normalde bu dakikalarda çoktan okuluma ulaşmış, sınıfımda oturuyor olmalıydım. Artık endişelerim paniğe dönüşmeye başlamıştı. Kocaman bir dünyada kendimi tek başıma kalmış gibi hissediyordum. Etraftan ne geçen vardı ne de duyulan bir ses. Ay yüzeyine inmiş astronot gibiydim. Çölde tek başına kalmış bir yolcu gibiydim. Bu esnada yön duygumu da kaybettiğimi fark ettim. Adım attığım yerler hiç tanıdık gelmiyordu. Hava da bir türlü açılacak gibi görünmüyordu. Oysa şimdiye kadar güneş görünmeli ve etraf seçilebilir olmalıydı. Adımlarımı hızlandırdım, bir süre sonra koşmaya başladım. Bir yandan ter bastırmıştı bir yandan da çaresizlik iliklerime kadar işliyordu. Arada durup, nefeslenip telefonuma bakıyordum fakat telefonum çekmiyordu. Uzaklardan nihayet sesler gelmeye başlamıştı ama köpek sesiydi bunlar. Hatta köpekten öte kurt ulumasına benzeyen sesler git gide yakınlaşıyor ve çoğalıyordu. Kaybolmanın verdiği endişe artık yanında bir de köpek korkusuyla beni hareketsiz bırakmıştı. Keşke az sonra yanımda bir araç dursa ve bana nereye gideceğimi sorsa diye düşündüm. Keşke az sonra telefonum çalsa ve annem nerede olduğumu sorsa. Keşke yaşadıklarım bir rüya olsa ve uyandığımda yatağımda bulsam kendimi. Adımlarım, elim kolum bağlanmış gibiydi. Zihnim de bocalamaya başlamıştı. Gerçeklik algımı bu sisli dünyada kaybetmeye başlamıştım. Evet, bunların hepsi kötü bir rüya olmalıydı. Daha önce de benzer rüyalar görmüş ve uyanmıştım. Rüya olup olmadığını anlamak için kendime sert bir tokat atmam gerekiyordu. Elimi iyice açıp yüzüme bir tokat attım. Canım yanmıştı. Demek ki bu bir rüya değildi. Her yerde sis olmayacağını düşünüp sisin içinde yürümeye devam ettim. Bir süre sonra yeniden ayaklarım açılmıştı ve adımlarımı hızlandırmıştım. Bastığım yerlerin sert olmaması artık kaybolduğum hissini kabul etmeye zorluyordu beni. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. 
Telefonumun saatine baktığımda neredeyse evden ayrılalı iki saat geçtiğini anladım. Kaybolmuştum, bu artık net bir gerçekti fakat okul umurumda değildi. Sadece eve dönmek istiyordum. Eve dönmek ve ailemin yanında olmak. 
Bir yerlerde dinlenmek iyi olabilirdi fakat bu kez de üşümekten, donmaktan korkuyordum. Beş on dakika daha ancak yürüyebilirim, diye düşünüyordum. Sonrasında takatim kalmayacak ve bulunduğum yere düşecektim ihtimal. Bu esnada sislerin dağılmaya başladığını fark ettim. Nihayet sis dağılmaya başlamıştı ancak etrafta ne yol vardı ne de bina. Gelip geçen araç da yoktu tabi yol olmadığı için. Sisin çekilmeye başlaması biraz moralimi düzeltmişti ve okul yeniden aklıma gelmişti. Şimdi matematik dersi bitmiş sosyal bilgiler dersine başlanmıştır, diye düşündüm. Şafak Hoca ne de güzel anlatıyordur konuları diye aklımdan geçti. Bir kâbus muydu bu, yoksa bir hikâyenin içinde mi kaybolmuştum? Kimin hikâyesiydi bu? Eğer bir hikâye ise bana bunu neden yaşatıyorlardı? 

2. Bölüm

Reyhan Veske

Büyük bir sessizlik başlamış ve uluma sesleri kesilmişti. Sis de kaybolmuştu fakat hiçbir şey göremiyordu. Karanlıktı her yer. Telefonunun ışığından faydalanmak iyi bir fikir olabilirdi. Yeniden telefonunu eline aldı fakat telefonunun galiba şarjı bitmişti. Tuşlarına basıyordu fakat herhangi bir tepki vermiyordu telefonu. Karanlık, üstüne üstüne geliyor, sessizlik ise sanki onu boğuyor gibiydi. Üzerinde git gide artan bir ağırlık vardı. Daha fazla dayanamadı ve üzerindeki ağırlığı var gücüyle itmeye başladı. İşe yaramıştı. Tüm ağırlık üzerinden sıyrılmış üstelik her yer aydınlanmış ve nefes de almaya başlamıştı. Bunun nasıl olduğunu düşünürken gözlerini açtı ve odasında olduğunu fark etti. Telefonu elindeydi ve günlerden pazar olduğunu gördü ekranda. Saat ise gecenin 2.22’sini gösteriyordu.