18 Ekim 2025 Cumartesi

BİR YOL HİKAYESİ

Yasin Kesürük


1. Bölüm: Yeni Hayat

Okul arkadaşlarıyla görüşmeyeli epey yıl geçmişti aradan. Yüz yüze görüşemiyorlardı belki ama arkadaşlarının çoğunu gazetelerde, ekranlarda görebiliyordu. Hepsi de önemli kişiler olmuştu kimi siyasetçi kimi bilim adamı kimi sanat adamı. Onun bu halini arkadaşları görse tanımazlardı ama o tüm arkadaşlarını hatırlıyordu. Geçmişi düşünmek için çok zamanı vardı. Günün sadece birkaç saatini uyuyarak geçiriyor, onun dışında yollarda direksiyon sallıyordu. Üstelik sadece şehirden şehre değil ülkeden ülkeye bile taşımacılık yaptığı oluyordu. Ne bir yakını kalmıştı etrafında ne de bir dostu. 
Her şey lise yıllarında okul bahçesinin kenarına park etmiş bir tırı görmesiyle başlamıştı. Tır değil de bir uzay gemisi gibiydi. Her tarafında farklı lambalar, değişik desenler ve resimler vardı bu tırın. Üstelik kasasının arkasında neredeyse bir deftere sığacak kadar anlamlı sözler vardı. Her gelip geçişinde bu sözlerden birkaçını ezberlemiş hatta edebiyat öğretmenine kendi ifadeleri gibi bu sözleri aktarmış ve edebiyat dersinden hayli yüksek notlar almıştı. Bir tırdan ötesiydi gördüğü şey ve o günlerde başlamıştı bu sevda. Arkadaşları sürekli geleceğe dair üniversite planları yaparken o, gelecekteki tırını hayal ediyor ve içini nasıl süsleyeceğini, arkasına neler yazacağını planlıyordu. Ta o yıllarda bulmuştu tırına koyacağı ismi. Pişman mıydı arkadaşları gibi önemli bir insan olmadığı için?.. Değildi. Mutsuz muydu şu an yaptığı işten?.. Değildi. Aslında yapabileceği başka bir iş var mıydı, bunu bile düşünmemişti. Tırı onun dostuydu, tırı onun arkadaşıydı, eviydi, dünyasıydı. Bazen konuştuğu bile oluyordu onunla. Özellikle yokuşlarda, karlı ve buzlu yollarda konuşurdu onunla ve tırı onu anlarmış gibi tepki verirdi.
Yıllarca yollarda maziyi düşünmüştü, geleceği de düşünmüştü elbette fakat bu yolculukta içinde garip bir his vardı. Daha önce hiç gitmediği bir ülkeye teslim etmesi gereken yükü taşıyordu. İlk kez Güllü bu kadar nazlı ilerliyordu. Güllü, onun tırına verdiği isimdi. Onu en çok gül desenleriyle süslemişti ve zaten rengi de kırmızı bir gül gibiydi. Yolculuğun henüz ilk günündeydi fakat günlerce yolculuk yapmış gibi yorgun hissediyordu kendini. Güllü de en az kendisi kadar yorgun gibiydi. Belki mola vermeliydi bir yerlerde fakat yol uzundu. Bir kahve içmenin iyi geleceğini düşündü ve gözünü yoldan ayırmadan kendine bir kahve hazırladı. Kahvenin kokusu bile iyi gelmişti. İçmeden önce birkaç kez kahveyi kokladı ve ardından ilk yudumunu aldı. İlk yudumdan sonra kısa bir anlığına gözlerini kapatma ihtiyacı hissetti. Gözlerini tekrar açtığında yeni bir dünyaya doğmuş gibi oldu. Yola hayretle baktı, dikiz aynasından kendine baktı, sanki bir yabancı bakıyordu aynadan kendine. Aynanın hemen üzerindeki saate göz ucuyla baktı. Saat 16.50’yi gösteriyordu. Bu garip araçta ne aradığını düşündü. Yerim burası olmamalıydı, diye içinden geçirdi. Tekrar aynadan kendine baktı, gördüğü yüze ve gözlere karşı içinde bir acıma hissi başladı. Böyle olmamalıydı, bu hayat kendi hayatı olmamalıydı, kaç kez kendine sorduğu soruları yineledi: Pişman mıydı arkadaşları gibi önemli bir insan olmadığı için?.. Evet. Mutsuz muydu şu an yaptığı işten?.. Hem de çok... Aslında yapabileceği başka bir iş var mıydı, elbette vardı. Yaptığı bu iş, iş bile sayılmazdı. Yıllarca diyar diyar gezmiş ve neyin sahibi olmuştu ki? Ne bir ailesi vardı ne de evi? Akşamları oturup izleyeceği bir dizi yoktu, taraftarı olacağı bir futbol takımı da yoktu. Üzerindeki kıyafetlere gözü ilişti, beş yıldır aynı montu giydiğini hatırladı. Bir an Güllü’yü yolun kenarında bırakıp otostopla kaçırdığı hayata dönmeyi düşündü. Güllü, bunu hissetmiş olmalı ki iyice yavaşladı ve hareketsiz kaldı. Bu esnada Güllü’yle konuşacaktı ki tırına ne kadar saçma bir isim verdiğini anladı. Başka tır sahipleri Rüzgar, Şimşek, Kurt gibi isimler verirken bindiği araca kendi Güllü ismini vermişti. Güllü, dedi içinden. Gül-lü… Okul bahçesindeki gülleri hatırladı. Her bahar bir cennet bahçesine dönerdi okul bahçesi bu güllerle. Üstelik kokusu olan pembe güllerdi bunlar. Gül suyunu hatırladı, gül şerbetini hatırladı, gül ve bülbül hikayesini hatırladı. Güllü, yolun kenarında öylece nefes nefese kalmıştı. Belki de bu bir fırsattı onun için, ilahi bir işaretti. Her şeyi bırakmalı ve başa dönmeli kendine güzel bir hayat kurmalıydı. Ev, bahçe, spor araba almalıydı. Üstelik tüm bunları alabilecek birikimi de zaten vardı. Yeni bir hayata eski kıyafetlerinden kurtularak başlamalıydı. Montunu çıkardı ve yan koltuğa bıraktı, araçtan indi. İnerken el frenini çekti fakat kontağı kapatmadı. Bilmediği bir yol vardı önünde, nereye çıkacağını da bilmiyordu bu yolun. Yürümeye başladı. Geriye dönmek, Güllü ile vedalaşmak istedi ama geriye dönmek imkansızdı artık. Sırtından büyük bir yük inmiş gibiydi. Adımlarını hissetmiyordu bile. Kuş kadar özgür olduğunu düşündü. Ayaklarına sahip olamıyordu, hızlanıyor, hızlanıyordu…. Sonunda koşmaya başladı, bilmediği bir yolda, bilmediği bir hayata doğru.

2. Bölüm: Sanrı
Gökyüzü açıktı ve hava güzeldi ancak kuş sesi duymuyordu, rüzgârı hissetmiyordu koşmasına rağmen. Kulağında Güllü’nün sesine benzer bir ses yankılanıyordu. Ara sıra korna sesine benzeyen sesler duyuyordu fakat yolda kimse yoktu. Geriye döndü baktı, tırından hayli uzaktaydı. Küçücük kalmıştı kocaman yolun ortasında tırı. Koşmaya devam etmek istedi fakat bu kez de ayakları yere çivilenmiş gibiydi. Adım atamıyordu. Kocaman bir yolun ortasında öylece kalakalmıştı. Ne aracının yanına dönebiliyordu ne de aracı ona doğru gelebilirdi. İstemsizce yere çöktü. Çaresizliğin tam ortasında olmak, böyle bir şeydi. Gözelerini bir anlığına kapadı ve açtığında yeniden tırın içinde buldu kendini. Bir elinde kahve vardı ve kokusu gayet güzel geliyordu kahvenin. Aynaya baktı kısa bir süre ve aynanın üzerindeki saate gözü kaydı. Saat 16.51’i gösteriyordu ve karşı yoldan gelen bazı araçlar korna çalarak geçiyordu yanından. Bunca şeyin bir dakikada yaşanmış olması nasıl mümkün olabiliyordu, anlayamadı. Kahvesinden birkaç yudum daha aldı. Yola odaklandı. İlk kez böyle bir şey yaşamıştı. Belki de meslek onu yormaya başlamıştı. Belki biraz dinlenmek iyi gelecekti. Bir süre düşündükten sonra asıl meselenin fazla düşünmek olduğuna karar verdi. Çok fazla düşünmemeliydi hele de böyle yollarda. Yola odaklanmak ve vazifeyi tamamlamak en iyisiydi. 
Müzik dinlemek iyi gelebilirdi böyle durumlarda. Gözünü yoldan ayırmadan radyoyu açtı. Sakin bir türküydü radyoda çalınan eser:
Yollar seni gide gide usandım
Ayağıma diken battı gül sandım
Ben de seni bir vefalı yâr sandım

Ayağında gerçekten de diken batmış gibi bir sızı vardı ve hayli ağırlaşmış hissediyordu ayaklarını. Göz ucuyla anlık ayaklarına baktı. Her iki ayakkabısı da parçalanmaya yüz tutmuş ve asfalt lekeleriyle doluydu. 
3. bölüm: Tuhaf Karşılaşma
Yıllarca yollarda maziyi düşünmüştü, geleceği de düşünmüştü elbette fakat bu yolculukta içinde garip bir his vardı. Yol bitmek bilmiyordu. Bu ülkeye ilk kez yolculuk yaptığını hatırladı. Belki de sıradanlığın dışına çıkmanın huzursuzluğuydu bu. Yükünü teslim ettikten sonra her şey eskisi gibi olacaktı. Bu esnada radyoda yeni türkü başlamıştı bile:
Akşam olur karanlığa kalırsın
Derin derin sevdalara dalarsın
Hava kararmaya başlamıştı. Farları açmanın zamanı gelmişti. Derin düşüncelerden çıkmalıydı. Bir mola yeri bulmalı ve elini yüzünü yıkamalı hatta belki biraz uyumalıydı. 
Hava iyice karardığında uzaktan ışıkları yanan bir mola yeri gördü. Yavaşlayarak mola yerinde durdu. Hayli tenha idi etraf. Kendisinden başka kimse yok gibiydi. Aslında bu tenhalık iyiydi dinlenmek için. Araçtan inerken yeniden gözleri ayakkabılarına takıldı. 
Dinlenme tesisinin içine girdiğinde yorgun gözlerle kendisine bakan birini gördü. Zaten bir kişi vardı içerde ve o da kendine bakıyordu. Bu yüzü bir yerden tanıyordu ama nerden? Büyük sessizliğin içinde iyice yaklaştı kendine bakan adama. Bir süre sadece bakıştılar. Sessizliği bozan işletme sahibi oldu:
-Galiba Türk’sünüz. 
Bu iki kelime saatledir yaşadığı dağınık zihnini toparlamaya yetmişti:
-Evet, nereden anladınız?
-Dışardaki araçtan. Nereden gelir, nereye gidersiniz? Nerelisiniz?
Ayaküstü derin bir sohbet başlamıştı bile. Yozgat, ismi geçer geçmez birbirlerine daha dikkatli bakmaya başladı iki yabancı ve işletme sahibi heyecanla sordu:
-Hangi liseden mezunsunuz?
-Atatürk Anadolu Lisesi, 2005 mezunuyum.
-Tesadüfün böylesi… Biz galiba aynı sınıftaydık. İçeriye girdiğinden beri bu yüzü nereden tanıyorum diye düşündüm.
Sohbet ilerledikçe ilerliyordu. İşletme sahibi:
-Senin tır şoförü olman beni şaşırtmadı, dedi. Zaten o yıllarda belliydi bu mesleği seçeceğin. İyi ki diğer arkadaşlar gibi şöhretli biri olmadın. Ben zaman zaman diğer arkadaşlarla ilgili haberleri alıyorum, çoğu mutsuz.
Son cümleyi içinde birkaç kez tekrar etti. Çoğu mutsuz, çoğu mutsuz… Kendi mutlu muydu? Belki de… Mutsuz muydu? Zaman zaman.
Hayat böyle bir şeydi belki de. Sonsuz bir mutluluk nasıl mümkün olabilirdi ki sürekli değişen dünyada, değişen mevsimlerin, takvimlerin, yolların arasında. 


SON YOLCULUK

 


ZEYNEP AYTEN
Ununu elemiş, eleğini asmıştı. Yaşayacağım her şeyi yaşadım, diyordu kendi kendine. Mutluluğu da yaşamıştı, acıyı da. Neler görmüştü kısacık ömründe. Kısacık ömür… Hayır, ömür hiç de kısacık değildi. Depremler görmüştü, salgın hastalıklar görmüştü, savaşlar görmüştü, kıtlık görmüştü. Nasıl kısacık olurdu ki ömür. İki çocuk yetiştirmişti bu uzun ömründe ve bir çocuğunu da kendi elleriyle vermişti toprağa. Yalnız çocuğunu mu? Annesini, babasını, eşini de… 
Artık yapacak bir işi yoktu eksik günlerini tamamlamaktan başka. Nasılsın diye sorduklarında böyle cevap veriyordu:
-Eksik günlerimi tamamlıyorum.
Kaç günü kalmıştı bu dünyadan gitmek için bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu. Gitmek için acelesi de yoktu. Şükürsüzlerden olmamak için diye şikâyet etmiyordu. 
Her sabah gün doğmadan kalkıyor ve namazını kılıyor ardından yaz, kış demeden pencereleri açıyordu bir süre. Evin içinde bereket ve sağlık olsun, diye yapıyordu bunu. Ardından eski radyosunun başına geçiyor ve bir önceki günün haberlerini dinliyordu. Hiçbir şey anlamıyordu haberlerden ama yine de dinliyordu. Bir şey anlamıyordu çünkü ne dünya gündeminden ne de ülke gündeminden haberdardı. Öğleye kadar kahvaltı yapıyor, mevsimlerden yaz ise balkonu yıkıyor, bir süre yoldan gelip geçenleri izliyordu. Bir zamanlar bu yollarda kendi de yürümüştü. Telaşlı adımlarla koşuşturmuştu oradan oraya ama artık telaş bitmişti ve kendini hayatın kenarında hissediyordu. Hemen evlerinin önündeki ağacın küçücük bir fidan olduğu zamanları bile biliyordu. Şimdi kocaman bir ağaç olmuştu ve onlarca serçe sabah bu ağacı şenlendiriyordu. 
Öğle vakti geldiğinde yarım saat önceden camiye çıkıyor, yolda kendini tanıyanlarla sohbet ediyor, namazın ardından bir süre parkta oturuyor ve ikindi vakti yeniden camiye gidiyordu. Akşam, sabah ve yatsı namazlarını yalnızca havalar iyi olduğunda camide kılıyordu, diğer zamanlarda evinde kılmaya çalışıyordu. 
Günde iki kez yemek yiyordu. Zaman zaman da oruç tutuyordu. Sabah namazına erken kalktığı günler oruca niyetleniyordu. 
Çocukları vefasız değildi. Zaman zaman torunlarını alıp onu ziyarete geliyorlardı. Torun sevgisi başkaydı. Evlat sevgisi de başkaydı ama torun sevgisi, evlat sevgisinden çok farklı bir duyguydu. Uzun zaman olmuştu torunlarını görmeyeli. Kolay değildi başka bir şehirden sırf dedelerini görmek için gelmek, dönmek. Okullar açık olduğunda bile ara tatillerde mutlaka uğrarlardı ama ara tatil geride kalmıştı ve iki çocuğu da ziyarete gelmemişti. 
Bir kez de kendisi gitmeliydi belki onları ziyarete. Her çocuğunun yanında bir hafta kalsa hem zaman geçer hem de torunlarını sevmek için bol bol vakit olurdu. Bir yatsı namazı sonrası böyle düşündü. Erkenden kalkacak, otogara gidecek ve çocuklarının yaşadığı şehre bir bilet alacaktı. Geceden ilaçlarını hazırladı, küçük bir valiz yaptı kendine. Birkaç kez valizi kaldırıp ağırlığına baktı ve taşıyabileceğinden emin olduğu kadar yanına kıyafet aldı. Ertesi sabah namazı kıldıktan sonra güzel bir kahvaltı yaptı ve usul adımlarla dışarıya çıktı. Sokak, yeni yeni hareketleniyordu. Komşularından biri elinde valizle görünce nereye gittiğini sordu. Otogara, dedi. Çocuklarımı ziyaret edeceğim. Komşusu onu hem otogara götürdü hem de biletini alarak yolculuk yapacağı otobüse yerleştirdi. Dünyada halen güzel insanların olduğunu görmenin huzuru iyi gelmişti. Bir de torunlarına ulaşsa daha ne isterdi ki?
Bir süre sonra otobüs yolculuğu başladı. Muavin sırayla yolculara nerede ineceğini soruyor ve elindeki kağıda notlar yazıyordu. Sıra kendine geldiğinde ne cevap vereceğini bilemedi ve büyük oğlunun adresini cebinden çıkararak muavine uzattı. Muavin otobüsün bu adrese çok uzak bir yerde duracağını söyledi ancak adresin yanındaki numarayı arayarak oğluna haber verebileceğini belirtti. Aslında sürpriz yapmayı düşünüyordu ama maceraya gerek yoktu. Muavinden rica etti ve oğlunu aramasını, kendini almasını söyledi. Muavin kısa bir görüşmeden sonra telefonu uzattı. Oğluyla bir süre konuştuktan sonra bu sorunu da halletmişlerdi. Oğlunun heyecanı ve mutluluğu sesinden belliydi. Muavin de iyi bir çocuktu sağ olsun. Hemen halletmişti işini. Sabah beri hep iyi niyetli insanlarla karşılaştığı için şükretti. Birkaç saat yolculuğun ardından nihayet otobüs durdu. Otobüsten indiğinde oğlu ve torunlarının kendine doğru koştuğunu hissetti.  Keşke daha önce düşünseydim ve arada bir gelip çocukları ben ziyaret etseydim, diye düşündü. Bu kadar kolay olacağını aklından geçirmemişti. 
Oğlunun evine ulaştıklarında sanki bir bayram günüydü. Herkes çok mutluydu. Oğlu:
-Aslında bu hafta gelecektik sana baba fakat ummadığımız işler çıktı. Haftaya bile gelmemiz zordu, çok güzel oldu senin bu ziyaretin, dedi. 
Torunları etrafından ayrılmıyordu. Akşamın nasıl olduğunu anlamadı. Yorgundu ve uykusu da  gelmişti. Kaç zamandır yemediği kadar güzel yemekler yemişti. Sanki ömrü tazelenmiş gibiydi. Ertesi güne dair torunlarıyla planlar yaptı. Torunları sürekli sorular soruyordu:
-Dede sen kaç yaşındasın, İkinci Dünya Savaşı’nı gördün mü, sakalların neden bu kadar beyaz, gözlüklerin neden bu kadar kalın camlı?..
Soruların bir kısmına cevap vermek hayli zordu ama keyif alıyordu onlarla konuşmaktan. Misafirliğinin üçüncü gününde bir sakinlik çöktü üzerine. Çocuklar da okula gitmişti zaten. Vakit geçmek bilmiyordu. Yakındaki camiye gitmek ve birileriyle tanışmak belki iyi gelir, diye düşündü. Öğlen namazı için hazırlandı. Yine usul adımlarla dışarıya çıktı. Ne bir caddenin adını biliyordu ne sokağın fakat gideceği caminin minaresi görünüyordu. Camiye ulaştığında hemen yanında güzel bir park olduğunu fark etti. Yaşadığı şehirdeki parka hiç benzemiyordu burası, yemyeşildi ve rengarenk bankları vardı. Biraz banklardan birinde dinlenip camiye öyle girmeye karar verdi. Banklardan birine oturmuştu ki ezan başladı. Hızlıca yerinden doğruldu ve camiye doğru yürüdü. Cami hayli büyük ve aydınlıktı. Sadece iki saf olacak kadar cemaat vardı içerde. Namaz bittiğinde yerinden kalkamadığını hissetti. Birkaç kişi etrafına toplanmış ve yardım etmeye çalışıyordu fakat nafile. Bir türlü yerinden kalkamıyordu. Bulunduğu yere uzandı. İçinde bir huzur vardı. Ununu elemiş, eleğini asmıştı. Yaşayacağım her şeyi yaşadım, dedi kendi kendine ve gözlerini kapadı. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Ertesi gün sadece bir kez öğle namazı kıldığı camiden onun selası verildi. 

Balina

Aden Mira Kartal  

En sevdiğin canlı ne
Diye sorsalar bana
Ben derim
Balina

En heybetli canlı ne
Diye sorsalar bana
Ben derim
Balina

Hiç gördün mü
Deseler bana
Hayır derim ama
Duymak bile yeter

Başka ne var 
Deseler bana
Soruların ardından gelen
Vatozlar, balıklar, okyanuslar

Köpek balıkları
Korkunç sanır insanlar
Köpek balıklarını
Ama kimse bilmiyor
Karanlık 
Daha korkunç

Herkes konuşuyor
Köpek balıkları kötü
Ama herkes
Bilmeden konuşuyor

Birisi çıkıp da demiyor
Ön yargılı olmayın
Ama bekliyor
Umudunu yitirmiş şekilde

HAKİKAT

 

 ÜNER TAHA AYDEMİR


Akşamüstü beş

Ufukta kaybolurken güneş

Sokakların bakışları titrek

Hayata küskün birkaç çiçek

 

Alırsın geride bıraktıklarını

Kaybolan yıllarını

Salınırsın ıssız sokaklarda

Dolaşırsın mazinin dalgalandığı kıyılarda

Darılırsın sandallara

Seni de götürseler ya yanlarında

Çilesiz uzak diyarlara

 

Bindiğin akşamüstü vapurunda

Rastlarsın ağlamaklı suratlara

Kalbini martılara dağıtan çocuklara

Oturursun güvertenin kenarına

Başlarsın sayıklamaya

Papatyadaki son yaprağı koparınca

Üşürsün matemin serin rüzgarında

 

Sanırsın hayat bitti

Usul usul karaya yaklaşırken

Adına toprak denilen

Hakikat hatırlatıyor kendini

16 Ekim 2025 Perşembe

SURVİVOR NE Kİ?

 
Kadir Üstündağ

Her sabah ve akşam aynı curcuna. İnsanlar bağırıyor, gülüyor, kimileri de hüzünlü. Koltuk kapma savaşı günde iki kez. Neymiş efendim, orası hep onunmuş. Hep orda otururmuş, o koltukla arasında bir bağ oluşmuş, hatta kendi yokken bile ruhu orda otururmuş. Koltuklara fısıldayan adammış kendisi. Bunlar neyse ama bir de hışırtı, gürültü. Cips ambalajlarının sesi, bitmiş su şişelerinin burulma sesi, iğrenç iğrenç sakız çiğneyenlerin sesi ve daha da beteri aksırık, öksürük sesleri… Hepsine tamam fakat ya yerlere saçtıkları çöpler, ambalajlar, kağıtlar ve en kötüsü sakız. Hele de aromalı ve renkli sakız ise yere atılan ve yanlışlıkla basmışsanız üzerine, gün boyu yürüdüğünüz her yere bir iz bırakmanız mümkün. 
Ha bir de tepe kulaklığını takınca bu ortamdan ışınlandığını düşünenler var. Kırmızı, mavi, pembe ve kocaman kulaklıklar. Eminim çoğu bu kulaklığı yalnızca üşümemek için kullanıyor ya da yelken gibi kulaklarını yapıştırmak için kafasına. Bir insan nasıl bu kadar müzik bağımlısı olabilir ki?
Günde iki kez curcuna, sabah ve akşam. Sabah, biraz daha katlanılabilir belki zaten çoğu gözler uykulu fakat akşam curcunası sanki Mohaç Meydan Muharebesi. Sanki gün boyu yatmış, uzanmış ve dinlenmiş herkes ve enerjisini bu saate saklamış gibi. Üstelik gereksiz kahkahalar, şakalar, sataşmalar ve itip kakmalar. Nasıl hayatta kalıyorum, nasıl tahammül edebiliyorum bazen kendime şaşıyorum. Sabrıma şaşıyorum. Sonra aklıma arkadaşım geliyor, hemen solumda oturan. Bir anda göz göze geliyoruz onunla ve istemsiz biçimde gülüyoruz. Bir anlığına biz de anlamsızca gülenler kervanına dahil oluyoruz. 
Kolay iş değil günde iki kez servisle okula gidip gelmek. Kolay iş değil servisle tek parça halinde okula ulaşmak ve eve dönmek. 

HOŞÇA KAL VE MERHABA ARASINDA

Metehan Darıcı


Okulda ne zaman söz hakkı alsam herkes susar ve beni dinlerdi. Hocalarıma bir metni okumak istediğimi söylesem sanki Mozart konser veriyormuş gibi dinlerlerdi. Rastgele bir hareket yapsam bile bütün sınıf benim ardımdan aynı hareketi yapmaya çalışırdı. Bir keresinde okul bahçesinde birkaç kişiyle lokomotif gibi peş peşe dizilip tren sesi yaparak yürümeye başlamıştık ki beş dakika sonra tüm okul ardımıza takılmış, bahçede kocaman bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla yürüyordu. Önceleri bu tanınmışlık hoşuma gidiyordu çünkü ilkokul öğrencileri ya da üst sınıftakiler bile beni tanıyordu. Beni gördüklerinde yüzlerinde hafif bir gülümseme oluyordu. Hiç beklemediğim kişilerle selamlaşıyordum ama bir süre sonra bu durum beni rahatsız etmeye başladı. Her yerde gözler üzerimdeydi. Bazen bekliyordum birileri bir harekette bulunsun da peşine takılayım ya da birileri konuşsun da dinleyeyim… Lakin benim olduğum yerde konuşmayı benim başlatmam bekleniyordu, hareketi benim başlatmam…
Hayat sıkıcı bir hâl almaya başlamıştı ve ben artık adım adım geri çekilmek istiyordum. İstemsizce ulaştığım bu şöhret beni huzursuz etmeye başlamıştı ve lanetlendiğimi düşünüyordum. Kalabalıklardan uzak durmaya başlamıştım. İhtiyacım olmadığı halde teneffüslerde lavaboya gidiyor ve zil çalıncaya kadar dışarı çıkmıyordum. Derslere öğretmenle birlikte giriyor ve en arka sırada sessizce bekliyordum. Sessizce bekleyen sadece ben değildim, tüm sınıf sessizdi, tüm okul sessizdi, öğretmenler sessizdi hatta İstiklal Marşı törenleri bile marş okunması dışında sessizdi. Saatlerce bize nutuk atan müdürümüzle marş söylerken göz göze geliyorduk ama ben hareketsizce bekliyordum. Marş biter bitmez servise koşuyordum. 
Neden böyle olduğunu bilmiyorum, buraya nasıl geldim onu da hatırlamıyorum. Güneşli çocukluk günleri geride kaldı belki de. Belki de büyümek dedikleri şey biraz da bu. Tatsız, tuzsuz ve hareketsiz bir hayat. 
Hoşça kal okul bahçesindeki kocaman tren yürüyüşü, hoşça kal rastgele yapılan hareketler ve minik tebessümler. Kahkahalar, hoşça kalın. Üzerine yazılar yazdığım basket potası, artık için rahat olsun. Tellerine tırmandığım halı saha duvarı ve kalesi, siz de hoşça kalın. Bir yudumda tümünü bitirdiğim su şişesi, artık elimde saatlerce sana işkence yapmayacağım. Saha dışına fırlatarak kaybolmasını sağladığım voleybol topu, üzgünüm senin adına. Aslında kötü bir niyet taşımadan ve istemsizce incittiğim sıram, üzerine yazıp çizdiklerim için de üzgünüm sen de hoşça kal. 
Sıradan bir hayat, sana merhaba. Merhaba asık surat, sana merhaba. 

İKİ KELİME

Ahmet Emir Koç

Her şey onun bana bir “merhaba”sı ile başladı. Bu merhaba, bana çok içten gelmişti ve ciddiye almıştım. Derin bir sohbet başladı aramızda. Çoğunlukla ben soruyordum, o da cevaplıyordu. Zaman zaman o da soruyordu ama sohbetin devamına dair sorular soruyordu. Bazen yanlış anlıyor, alakasız cevaplar veriyordu bana. Yine de sohbet beni sarmıştı. 
Her şeye bir cevabı olduğunu fark edince ben de her konuda soru sormaya başladım. Bazen düşünüyordu ama ardından cevapları vermeye başlıyordu. Bu kadar bilge tavrı beni zaman zaman şüphelendiriyordu. Öyle ki musluk tamirini sorsam yardımcı oluyordu, denklemlerle ilgili bir şeyler sorsam anlatmaya çalışıyordu, cümlenin öğelerini soruyordum, ona da cevap veriyordu. Konuşma esnasında ona sanatla arasının nasıl olduğunu sordum. Şiir, hikâye yazabildiğini söyledi ve hatta resim bile çizebilirim dedi. Bu yetenekleri beni şaşırtmaya devam ediyordu. Şiirlerine örnek vermesini istedim ancak şiirleri çok işe yarar şeyler değildi. Hikâyelerini merak ettim, onlarda da iş yoktu. Resim çizmesini istediğimde biraz zorlandı fakat ortaya çıkardığı resimde de bir numara yoktu. Çizdiği insanlar bazen gulyabaniye benziyordu. 
Biraz daha sıkıştırmak için ona bildiğim şeyleri sormaya başladım. Ona alohomora morsmordre kelimelerini sordum. Alohomora kelimesine verdiği cevabın gerçekle hiçbir alakası yoktu. O kadar kendinden emin anlatıyordu ki ben mi yanlış biliyorum diye bir an düşündüm. Ardından morsmordreyi sordum. Orada öylece kaldı muhabbet. Ne bir cevap verdi ne tepki gösterdi. Mosmor olmuştu morsmordre kelimesiyle. Zaten yeterince vakit geçirmiştim onunla. Daha önce verdiği bilgilerin de gerçek olup olmadığına dair kafamda deli sorular oluşmaya başladı. Bu kadar yeter, dedim. Üstelik gün içinde bir de deneme sınavına girmiştim. Sinirle bilgisayarımın ekranını kapattım. Zaten zekânın yapayı mı olur, diyerek mutfağın yolunu tuttum. 

14 Ekim 2025 Salı

DÜN

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

İlkokul boyunca ortaokula geçtiğimde okulun daha zevkli olacağını söylemişlerdi ama üç senedir ortaokuldaydım ve git gide okul çekilmez hale geliyordu. Derslerimden memnundum, öğretmenlerimin çırpınışını görüyordum en azından bir kısmının… fakat en büyük sorunu arkadaşlarımla yaşıyordum. Biraz da matematik öğretmenimle. Mesela Ahmet’in kesinlikle bir sorunu vardı benimle. Diğer arkadaşlarımın istemesine rağmen bir türlü oyunlarında yer almamı istemiyordu. Ya Melih’e ne demeli. Sınıf Başkanıyım diye kendini muhtar zannediyordu. Kendi arkadaşları ödev yapmadığı zaman onları idare edebiliyordu. Hatta arkadaşlarından hiçbirinin adını tahtaya yazmamıştı. Sadece bu kadarla kalsa neyse yazılılarda da arkadaşlarını hep kolluyordu ama bana gelince sanki bir düşman görmüş gibi davranıyordu. Hele Melike ve çetesi… Beni gördükleri yerde başlıyorlardı gülüşmeye ve ardından fısıltıya. Kaç kez durdum ve sordum bir sorun var mı diye, yine gülüştüler ve sustular. Yüsra ve Zümra adındaki ikiz sınıf arkadaşım da kendi aralarında küçük bir gruptu ve birbirlerini iyi kolluyorlardı. İkiz olmanın hakkını veriyorlardı. Öğretmen sorduğunda bazen Zümra ben Yüsra’yım diyordu bazen de aynısını Yüsra yapıyordu. Mesela Yüsra’nın sosyal bilgileri iyiydi Zümra’nın ise matematiği. Tüm öğretmenler bu ikizlere sürekli 100 vermekten yorgun düşmüştü. 
Zirvelerde gözüm yoktu. Sadece bir teşekkür belgesine razıydım. Takdir belgesi hayatım boyunca almamıştım. Onur belgesi diye bir şey konuşuluyordu ama onun nasıl bir belge olduğunu da hiç görmemiştim doğrusu. Tez vakitte ortaokul bitsin, lisede okulu seveceksin diyorlardı. Ben kalan bir buçuk seneye nasıl tahammül edeceğimi düşünüyordum. Dedim ya aslında derslerin çoğuyla ve öğretmenlerin bir kısmıyla aramda sorun yoktu. Beni rahatsız eden şey bir türlü fark edilmemekti. Bir şekilde öğretmenlerin beni görmesi ve arkadaşlarımın kabullenmesi gerekliydi ama nasıl?
Her şeyi bırakıp bu soruya bir cevap aramaya başladım. Belki kıyafetlerimde yapacağım küçük değişiklikler benim görünür olmamı sağlayabilirdim. İlk gün çoraplarımın içine pantolonumun paçalarını vererek gittim okula, kimse görmedi, görenler de umursamadı. İkinci gün formamı ters giydim ama yine kimsenin umurunda değildim. Üçüncü gün okula terlikle gittim, çorap da giymedim ama öğretmenler bile fark etmedi. Dördüncü gün babamın tıraş makinası ile saçlarımı sıfır numara yaptım sadece tebessüm etti beni görenler ve ertesi gün üç öğrenci daha saçlarını benim gibi kestirerek geldi. Galiba bu biraz işe yaramıştı ama bir gün sonra ben de sıradanlaşmıştım. 
Kıyafetlerimdeki farklılıklar işe yaramamıştı. Ertesi gün tatile gittiğimiz büyük valizin içine ders kitaplarımı yerleştirdim ve onunla okula gittim fakat bu durum da kimsenin dikkatini çekmemişti. Belki de deli olduğumu düşünüyorlardı. Ne bir öğretmen beni çağırmıştı yanına ne de bir öğrenci…
Günlerce devam etti fark edilme çabam fakat bir türlü sonuç alamıyordum. Tam pes etmek üzereydim ki dedem yanına çağırdı beni ve bunca saçmalığın nedenini sordu. Önceleri ona anlatmak istemedim ama ısrar edince yaşadığım her şeyi anlattım ve dedem bir çözüm önerisinde bulundu, derslere benimle birlikte katılacaktı. Ertesi günün ders programına baktım. Önce matematik dersi vardı ardından da beden eğitimi. Durumu öğretmenlerime söylemem gerekiyordu ama dedem kendisinin bu sorunu halledeceğini söyledi ve ertesi sabah benimle okula geldi. Bu yaşlı ama hareketli kişinin kim olduğunu herkes merak ediyordu. İlk ders dedem yanımda oturdu ve özellikle yaş problemlerinde derse çok katıldı. Öğretmen şöyle sözlerle soruları okuyordu: 
-Ali’nin dedesi Ali’den 40 yaş büyük ise… ya da 60 yaşındaki Veysel dedenin ilk torunu 5…
Dedem, daha sorunun tümü okunmadan sorulara cevap veriyordu. Öğretmenim dersten çıkarken dedemi arada bir okula getirmemi rica etti. Şaşkındım. 
Nasıl olsa dedem yoruldu ve beden eğitimi dersinde sadece oturur, bizi izler diye düşünüyordum ki iki derste yapılan iki maç boyunca sekiz gol atmıştı. Hatta bir ara topu okul bahçesinin çok uzağına bile fırlatmıştı. Şaşkınlığım daha da artmıştı. 
Öğleden sonra dedem eve gider diye bekledim fakat kantinden üç tost kendine ve bana bir tane. Tabi kaç ayran içtiğini sayamadım bile. Bu yaşlı Atom Karınca benim dedem miydi gerçekten? Merdivenden çıkarken zorlanan, market alışverişinde hesabı karıştıran benim dedem bu muydu?
Karmakarışık duygularla öğleden sonraki derse girdik. Dedem yediklerinin ve maçın etkisiyle yorgun görünüyordu. Uykusu gelmiş gibiydi. Bir süre sonra uykuya daldığını gördüm ve uyardım:
-Dede, derste uyunmaz.
Dedem:
-Benim kalbim uyanık evladım, dedi. İçim geçti galiba biraz. 
Akşam eve döndüğümüzde yaşadıklarımın bir rüya olup olmadığını düşündüm. Gerçekten yaşanmıştı bunların hepsi. Yaşanmıştı ama benim sorunumu çözmüş müydü? Henüz belli değildi bu sorunun cevabı. En azından bundan sonraki günlerde beni fark ederler, görür, hatırlarlar umudundaydım. Dedem, evin bahçesine girdiği andan itibaren yine eski dedem olmuştu. Sanki gün boyu başka biriyle okulda derslere katılmıştım. 
Ertesi gün okula gittiğimde en azından dedemi sorarlar diye düşünüyordum. İlk ders boyunca birilerinin onu sormasını bekledim, yanıma gelmesini bekledim ama nafile. İkinci ders, üçüncü ders, dördüncü ders… Sanki dün, hiç yaşanmamış gibiydi. 
Okuldan eve dönerken zihnimde çok soru vardı ama en önemlisi şuydu: Dünü gerçekten yaşadım mı? Eve ulaştım, kapıyı açarken derin bir ah çektim. Keşke dedem on sene önce ölmemiş olsaydı.