28 Şubat 2026 Cumartesi

GÖKYÜZÜNÜN ANLATTIĞI

Selim Çabuk

Selim, Sivas’ın kalabalığında kimsenin fark etmediği yüzlerce çocuktan biriydi. Çocukluk demek; gürültü, şamata demekti. O da gürültüyü severdi ama bazen içindeki sessizlik daha baskın olurdu. Bazen de içindeki sessizliği bastırmak için gürültüye eşlik ettiği olurdu. Bunun dışardan anlaşılması mümkün değildi. Herkes gibi o da bir çocuktu ve gürültüsünün tek nedeni buydu insanlara göre. İnsanların bağırdığı, anlamsızca çılgın sesler çıkardığı, korna seslerinin birbirine karıştığı yaz akşamlarında o, dışarı çıkar ve gökyüzüne bakardı. 
Yine böyle bir gece elinde eski bir defterle yine dışarıdaydı. Gökyüzüne baktı uzun uzun, kısacık hayatını düşündü. Dünyayı düşündü, geleceğini, hayallerini, tanışacağı insanları düşündü. Düşünceler zihninde bir zincirin halkaları gibi birbirine eklenerek devam ediyordu. Elindeki defterini araladı ve defterin ilk sayfasına şunu yazdı:
"Eğer bir gün gerçekten güçlü olursam, kimseyi yarı yolda bırakmayacağım."
Tam cümleye noktayı koymuştu ki o an bir rüzgâr esti. Defterin sayfaları hızla çevrildi. Sanki gökyüzü yazdıklarını okuyordu.
Selim hep sıradan biri olduğunu düşünürdü. Kalabalıklar içindeki yalnızlığına rağmen sıradan biriydi işte. Süper güçleri yoktu mesela. Çok zengin değildi. Sınıfının en çalışkanı da değildi. Onu diğer insanlardan ayıran tek bir şey vardı: Vazgeçmemek. İnat değildi bunun adı. İnat körü körüne bir hırstı. Galiba azimdi onu diğerlerinden ayıran. Vazgeçen arkadaşlarını düşündü, çabucak her şeyden vazgeçen insanları düşündü sonra. Vazgeçmeyen biri olmaya devam etmeliydi. 
Okulda bir arkadaşı zor durumda kaldığında herkes geri çekilirken o öne çıktı ve arkadaşının yanında yer aldı. Mahallede biri haksızlığa uğradığında sesi titreyerek de olsa konuştu. Sen yapamazsın, küçücüksün dedikleri şeylerden vazgeçmedi. Vazgeçmemek üzerine bir hayat kurdu kendine. Vazgeçmemek yaşam tarzına dönüştü. Vazgeçmediği şeyler de belki küçücük şeylerdi kendisi gibi ama vazgeçmediği her şey, her doğru, her ümit; gerçekleştiğinde onu biraz daha büyüttü.
Günler, haftalar, aylar geride kaldı o günden sonra. Aylar sonra yine defterini alarak dışarıya çıktığı bir vakit yaşadıklarının, hayatının hesabını yapmaya başladı. Sonra kendi kendine bir çıkarım yaptı her şeyden: Güç, kaslarda ya da parada değilmiş. Güç, korkarken bile doğru olanı yapabilmekmiş.
Yüzünde huzurun ve başarmanın tatlı tebessümü oluştu. Defterini yine araladı. Defterinin son sayfasını açtı bu kez ve şunu yazdı: "Gökyüzü her zaman cevap vermez belki ama ben kendime cevap oldum."
Bu kez rüzgâr yoktu defterinin sayfalarını uçuran. Rüzgâr çıksa bile defterini sımsıkı tutuyordu artık. Kendini güçlü, çok güçlü hissediyordu. Gökyüzüne baktı, yıldızların kendi aralarında konuştuğu belliydi. Ay, her zamankinden daha parlaktı. Kalabalıklar içinde sıradan bir çocuk olmadığını biliyordu. Kendini daha iyi tanıyordu. Üstelik arkadaşları kadar fazla gürültü de yapmadığını düşündü. Gürültü yaparken insan nasıl düşünebilirdi ki?

SON TOP


Selim Çabuk

Ortaokul bitmiş nihayet liseye başlamıştı Naim. Sınav kaygıları geride kalmıştı ve 9. Sınıfa kendine yeni bir düzen kurabilmeyi başarmıştı. Okul basketbol takımındaydı, üstelik oyun kurucu oynuyordu. Boyu çok uzun değildi, çok güçlü de değildi ama oyunu iyi oynuyordu. Tek sorunu şuydu: Kritik anlarda fazla düşünüyordu. Böyle durumlarda çabuk karar vermesi hayati önem taşıyordu fakat o böyle zamanlarda tutulup kalıyordu bazen. 
Onca çabadan, maçtan sonra nihayet ilçe finaline çıkmışlardı. Rakip okul, iki senedir şampiyondu. Fizik olarak güçlü, sert savunma yapan çocuklarla doluydu karşı taraf. Maçtan bir hafta önce okulun koçu maça çıkacak ilk beşi açıkladı.
Naim yoktu. Yedeklerde vardı adı ama ilk beşte değildi. Moral bozucu bir durumdu bu onun için. Henüz bu okulda ilk senesiydi fakat oyunculuğundan emindi. Antrenman çıkışı tek başına salonda kaldı. Serbest atış çizgisine geçti. Topu sektirdi. Attı. Kaçtı. Bir daha attı.
Kendi kendine mırıldandı:
-Demek ki güven vermiyorum.
Günün kalan kısmında kendine söylediği bu cümle yankılandı durdu zihninde: Güven vermiyorum. İlk beşte yer alan isimler sürekli beyninde dolaşıyordu. Kendinden daha mı iyi oynuyordu bu isimler? Belki de… 
Ertesi gün okula gittiğinde Naim’i üzgün gören koç onu yanına çağırdı.
-Küsmek serbest, dedi koç. Ama bahane üretmek yasak.
Naim sustu. Bu cümleleri yorumlayabilecek kadar duru değildi düşünceleri. Anlamadığını gören Koç devam etti:
-Yetenek sorunun yok. Ama baskı gelince topu fazla tutuyorsun. Hızlı karar vermiyorsun. Basketbol evet teknikle oynanır fakat aynı zamanda bazen cesaret oyunudur.
Bu açıklamadan sonra ilk beşte neden yer alamadığını anlamıştı Naim. Bu eksiğini zaten biliyordu ve telafi etmesi gerektiğini kabullendi. O günden sonra Naim farklı çalıştı. Sadece şut değil, süreli karar antrenmanı yaptı. Arkadaşına savunma yaptırdı. 5 saniye kuralıyla hücum kurdu. Top elindeyken düşünme süresini kısalttı. Nihayet final günü geldi. Salon doluydu. İlk yarı başa baş geçti. Üçüncü çeyrekte fark 10 sayıya çıktı. Koç molada sinirliydi. Oyun istediği gibi ilerlemiyordu ve karşı taraf hayli baskın oynuyordu. Takımdaki çocuklar kan ter içindeydi. Dördüncü çeyreğin başında ilk beş yorulmuştu. Koç Naim’e baktı:
-Hazır mısın?
Naim derin nefes aldı.
-Hazırım Hocam, hem de hiç olmadığım kadar. 
Naim sahaya girdiğinde skor 52-44’tü. İlk hücumda topu aldı. Savunma baskı yapıyordu. Eski Naim olsa geri dönerdi fakat yaptığı antrenmanların karşılığını vermenin tam zamanıydı. Bu sefer hızlandı, perdeyi kullandı, potaya gidip asist çıkardı. Tabela anında değişti: 52-46. Oyun alanında rüzgar gibi esiyordu, sonraki pozisyonda top çaldı. Hızlı hücum…  Sayı. Tabela yine değişti: 52-48.
Salon hareketlenmişti Naim’in oyuna girişiyle. Okulunun umudu artmıştı ve Koç yerinde duramıyordu. Tezahüratlar, alkışlar Naim içindi. Maçın bitimine 12 saniye kala skor 60-59’du. Aradaki fark kapanmıştı ve top onlardaydı. Koç mola aldı, bastırmaya çalıştığı heyecanla konuştu:
-Son top Naim’de başlayacak. Ama zorlamayacaksın. Doğru olanı yap.
Sahaya döndüler. Son 10 saniye… Naim topu getirdi. 7 saniye… Savunma üstüne geliyordu. 5 saniye…
Şut mesafesindeydi ama savunma elini kaldırmıştı. 3 saniye… Sol köşede takım arkadaşı boş kaldı.
Bir anlığına göz göze geldiler. Naim bu kez şut atmadı. Pas verdi. Top havadayken süre bitti. Buzzer. Top çemberden geçti. 62-60. Takım sahaya koştu. Sayıyı atan oyuncu sevinçten bağırıyordu. Ama Koç doğrudan Naim’in yanına geldi.
-İşte bu,” dedi. Büyümek dediğin şey bu.
O gün Naim onca çabasına rağmen yıldız olamadı. Tebrikler çoğunlukla pas verdiği arkadaşınaydı. Takım olmanın, takımla hareket etmenin ve başarmanın mutluluğunu yaşıyordu sadece. Güven duyulmanın onurunu yaşıyordu. Artık Koç’un ve takımın en güvendiği oyunculardan biri hâline gelmişti. 


25 Şubat 2026 Çarşamba

İKİ

Zeynep Ayten 

I.
Gecenin en karanlık saati... Apartmandaki bütün ışıklar sönmüş, sadece 3. kattaki bir daireden ufak bir ışık süzülüyor. Ufak bir masa lambası, bırakın masayı aydınlatmayı, kendi çevresine bile ışık vermekte zorlanıyor.
Masa lambasının karşısında kitaplarımı karıştırıyorum. Yıllar önce okuduğum kitaplar, beni o günlere götürürken hiç de zorlanmıyorlar. Altını çizdiğim cümlelere, sayfalara aldığım notlara bakıyorum. Hepsi başka bir bana ait bu cümlelerin. 
Gözlerim kapanmak üzereyken yeni bir kitap açıyorum. Bu kitap diğerlerinden farklı. Büyük bir istekle alıp bir türlü sonunu göremediğim kitaplardan biri. İçinden bir şey çıkmayacağını bilsem de karıştırmaya devam ediyorum. Sayfaları hızlı hızlı geçerken gözüme bir kâğıt çarpıyor. Başta anlam veremiyorum çünkü bu kitabın ilk yirmi sayfasını bile çok zor okumuştum zamanında. Sonra da bir köşede yıllarca bekletmiştim. Son sayfalara değil kâğıt koymak, açtığımı bile hatırlamıyorum. Tekrar o kâğıdı arıyorum. İlk başta bununun rüya olduğunu bile düşünüyorum. Fakat aramaya devam ediyorum ve tekrar o kâğıdı buluyorum. 
"Bugün hayatımın en garip günüydü. Bazılarının hayal bile edemeyeceği bir şey yaşadım." diye başlayan yazıyı okuyorum. Şimdiye kadar kitapları nerede okuduğumu bile hatırlarken bu yazıyı ne zaman yazdım ne zaman kitabımın arasına koydum, en önemlisi de ne zaman böyle bir olayı yaşadım hatırlayamıyorum. Tek bildiğim bu yazının benden başkasına ait olamayacağı. Arka sayfayı çevirdiğimde tarih ve imzamı görüyorum. İmzamı görünce benim yazım olduğuna emin olsam bile tarihi görünce şaşkınlığım daha da artıyor. Çünkü tarih bundan tam 1 ay öncesini gösteriyor. Kâğıdı tekrar ve tekrar okuyorum. Çünkü bu imkânsız. Her ne kadar hatırlamasam da bunu ben yazmışım. Fakat bu tarihe bir anlam veremiyorum zira geçen ay hangi kitabı okuduğumu biliyorum. Ve bu olayı yaşamadığıma eminim. Çünkü böyle bir olayı yaşasam bitiremediğim bir kitabın arasına değil günlüğüme yazardım. Hızlıca yılların yorgunluğunu taşıyan günlüğümü alıyorum. Sayfaları karıştırıp aynı günü arıyorum. Yıllardır her gün yazdığım, hiçbir zaman atlamadığım günlüğümü bazı günler yazmadığımı fark ediyorum. O günlerde ne olduğunu hatırlamaya çalışıyorum fakat nafile. En ufak bir şeyi bile hatırlayamıyorum. Kâğıdı yeniden kitabın arasına koyuyorum, kitabı da aldığım yere değil başucuma koyuyorum ve cılız lambayı söndürerek yorgun düşen zihnimi uykunun kollarına teslim ediyorum. 
II.
Uyandığında dışarısı aydınlanmıştı ve uyuduğu süre boyunca yastığında başını rahatsız eden bir nesne vardı. Eliyle uzandı, bir kitaptı onun ara sıra uykusunu bölen. Kalın ciltli ve hacimli bir kitap. Gözlerini yeniden kapatarak kitabı el yordamıyla yastığından uzaklaştırdı. Bu kitabın buraya nereden gelmiş olacağını düşünmek bile istemiyordu, uykusu vardı. Uyumaya çalıştı fakat dışardan gelen aydınlık buna mâni oluyordu. Kalkmak zorundaydı, dükkânı açmayı geciktirmemeliydi. Bu saatte müşteri geldiği hiç olmamıştı ama yine de dükkânı erken açmanın berekete vesile olacağına inanıyordu. Gün boyu birkaç yaşlı ve birkaç öğrenci dışında kimse uğramıyordu ki zaten. Dükkâna gelen insanların tavrını artık ezberden biliyordu. Hiçbir yerde bulamadıkları kitapları raflarda bulunca sevinmek yerine bir de pazarlığa tutuşuyorlardı. Kitapların tozlu olduğundan bahsediyorlardı, kimi sayfaların çizili olmasına bahane buluyorlardı. Böyle zamanlarda kitabın satılık olmadığını söyleyerek müşterinin elinden alıyor ve arka raflardan birine koyuyordu. Daha sonra aradığında o kitabı bir daha bulamıyordu. Bazı insanlar onun bu garip ve huysuz tavırlarına alışık oldukları için umursamazlardı fakat bazı insanlar bu tavırları yüzünden bir daha buraya gelmeyeceklerini söyleyerek çıkıp giderlerdi. Sürekli buraya gelen insanlardan dikkatli olanların fark ettiği tuhaf bir durumdu bu. Onu daha yakından tanıyan bir arkadaşı ise her şeyin farkındaydı ve senelerdir onu böyle seviyor, idare ediyordu.  Fakat son zamanlarda hep sıkıntı, hep isyan, hep huysuzluk hakimdi kitap dolu duvarların arasında. 
Koşa koşa geldiği dükkanını açmıştı ve neredeyse her gün gelen doktor arkadaşı içeriye girmek üzereydi. Kapının açıldığını fark edince seslendi:
-Doktor Bey bugün geciktiniz. 
-Asıl geciken sizsiniz sahaf bey. Ben bir saat önce gelmiştim ama dükkân kapalıydı. 
Bu sözler kapı eşiğinden fırlatılmış oklar gibiydi. Öfkeyle doktora bağırdı:
-Madem kitap almayacaksın o zaman terk etmelisin burayı. Benimle bu kadar samimi olacak, bana espri yapacak cesareti nereden buluyorsun?
Doktorun beklediği cevaptı aslında, onun sorduğu bu sorular. Kaç zamandır anlam veremediği bir durumun adını koymak üzereydi. Hiç kızgın ve kırgın değildi karşısında duran adama aksine şefkatle bakıyordu lakin adam devam ediyordu:
-Sizin okumak ya da kitap aramak gibi bir derdinizin olmadığı besbelli. Eğer sadece çay içmeye geldinizse o da burada yok ama yan tarafta içebilirsiniz. 
Doktor bir süre konuşmadan dinledi, cebinden çıkardığı defterini notlar aldı ve tebessümle ayrıldı dükkândan. Gün boyu dükkâna uğrayan herkes benzer bir şekilde karşılandı. Kimi alışıktı bu duruma kimi bir daha bu dükkâna gelmek mi, tövbe… diyerek ayrıldı. Önünde bir defter vardı ara sıra bir şeyler karaladığı. Akşam karanlığı çökmeye başladığında defterine bir cümle yazdı “Bugün hayatımın en garip günüydü. Bazılarının hayal bile edemeyeceği bir şey yaşadım." Anlamsızca bu defter sayfasını kopardı ve ikiye katladı. Raflar arasında dolaşırken diğerlerinden farklı bir kitap gözüne ilişti. Büyük bir istekle alıp bir türlü sonunu getiremediği kitaplardan biriydi bu. Kitabı biraz karıştırdı ve rastgele bir sayfaya elindeki kâğıt parçasını koyarak kitabı kolunun altına aldı, dükkândan dışarıya çıktı. 

21 Şubat 2026 Cumartesi

ADALET

Gamze Sena Kuyucu

Adalet… ne kadar da kolay bir kelime gibi görünüyor. İnsanlar günlük hayatta kullanıyor ama asıl anlamını kimse bilmiyor. Neden? Neden kimse bilmiyor anlamını? Eğer insanlar adalet kelimesinin anlamını bilseydi bu dünya böyle olmazdı. Belki daha barışçıl olurdu orasını bilmiyorum ama böyle olmazdı.

 Adalet demek insana hak ettiği gibi davranmak demek. İnsanın gerçek yüzünü görüp ona göre hareket etmek demek. Kısasa kısas gibi. Benziyor aslında. Adalet için empati gerekir. Karşındakinin ne yaşadığını anlayacaksın ki ona adil davranasın. Adalet sadece karşındakine hak ettiği gibi davranmak değildir. Kendine de bir sınır tanımandır adalet. İnsanın fıtratında vardır bencillik. Adalet ise o bencilliği susturmaya denir.

Herkes adaletsizlikten şikayetçi öğrenci öğretmenlerin adil olmadığını, öğretmen müdürün adil olmadığını, müdür de bakanlığın adil olmadığını söylüyor. Dağdaki çobanda hayatın adil olmadığını söylüyor saraylarda yaşayanlarda. Yüzyıl yaşayanlarda adaletten bahsediyor on gün yaşayanlarda. Hiç kimse adil bir dünyada olduğumuzu düşünmüyor ve türküler, şarkılar, şiirler zulmün adaletsizliğini anlatılıyor.

Gerçekten böyle mi? Adaletsizlik her yerde var mı? Bence var çünkü adaleti sağlamak zannedildiği kadar kolay bir iş değil. Adalet rakamlarla, verilerle, istatistiklerle sağlanabilecek bir şey değildir.

Adalet her şeyden önce ruhun, vicdanın ve kalbin şikâyet etmediği bahçelerde yeşeren bir çiçektir. Adalet zalimlerin korktuğu, istemediği, kaçtığı bir savaştır; gariplerin, kimsesizlerin, yoksulların beklediği kahramandır.

Adalet dünya var olduğundan beri hem aranan hem de ulaşılmayan bir iksir, zaman zaman yaklaşılan ancak sahip olunamayan bir büyü, hep aradığımız ve çok az rastladığımız bir rüyadır. 

GERÇEKLER ACI MI?


Gamze Sena Kuyucu

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Gerçekler insanı olgunlaştırırmış, gerçekler insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürürmüş. Bence gerçek böyle bir kelime değil veya böyle bir kelimeyi asla çağrıştırmıyor. Gerçek, insana olmak istediği şekilde görünür. Bir insan iyimser olunca iyi görür her şeyi. Kötümser insanlar ise kötü. Gerçek herkesin düşüncesine bağlı bir kavramdır. Küçük bir çocuk ejderhaya gerçek der, yetişkin bir insan ise yalanlara. Gerçek acı bir kelime değildir ya da acı çağrıştıran bir kelime. Gerçek insanın zihnindeki bir düşünceden ibarettir. Ama herkes bu düşünceye gerçek der ve kendini inandırır. Oysaki gerçek apayrı bir kavramdır. Yaşadığımız bu dünya gerçek değil belki. Yediğimiz yiyecekler, elimize aldığımız eşyalar… Gerçek, kimsenin kanıtlayamayacağı bir kelimedir.

Gerçeklere acı diyorlar ya o zaman yalan tatlı olmalıdır. Yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmalıdır. Peki öyle mi? Hayır, yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmıyor. Asıl yalan acıdır. Yalan insanı olgunlaştırır, yalan insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürür. Yalanı söylemek, dile getirmek kolaydır. Ama gerçekleri herkes dile getiremez. Herkesin gerçeği kendine göre değişir. Bazen bizim için gerçek olan bir şey bir başkası için yalan ya da hayal olabilir. Gerçekler zamana, topluma göre de değişebilir. Mesela orta çağda yaşamış bir büyücünün gerçeği ile günümüzde bir bilim insanının gerçek algısı farklıdır.  

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Ama ben tatlı yalanlardansa acı gerçeklere inanırım. 

SEVİLEN BİR KELEBEK


Gamze Sena Kuyucu
Küçüklükten beri
Çok seviyorum seni
Gördüğüm her yere çiziyorum
Hayallerimi varlığınla seviyorum

Bana göre umutsun sen
İnsana kânatkar olmayı öğretiyorsun
Rengarenk görünüşünle
Bana yaşama sevinci katıyorsun

Sen hassas bir kelebeksin
Kanatlarıyla insanı büyüleyen
Üç günlük ömrüyle 
İnsana halini şükrettiren
Herkesin sevdiği hayvan
Benim ise küçüklüğümsün

YANLIŞ ANLAŞILMA

 

Gamze Sena Kuyucu
-Of, kar ne zaman duracak ya. Çok sıkıldım.
Sesin geldiği tarafa baktığımda erkek kardeşimi gördüm. Camın önüne dikilmiş karın nasıl yağdığını izliyordu. Aynı zamanda da şikâyet etmeyi unutmuyordu. 
-Ayaz artık şikâyet etmeyi bırakır mısın? Daha iki gündür kar yağıyor, dedim. Evet iki gündür yoğun bir kar yağışı vardı ve elektrikler kesilmişti. Ayaz yani kardeşim ise bu durumdan çok şikayetçiydi. Çünkü kendileri teknoloji bağımlısıydı. Aslında bilgisayarının pili bitmeseydi hali bu durumda olmazdı ama.
-Ya ama duracağı yok ki şuna bak. Bari bilgisayarımın pili bitmeseydi, dedi yakınarak Ayaz. 
-İyi tarafından bakalım kardeşim, teknoloji bağımlılığına biraz ara vermiş oluyorsun. Hem yakınmak yerine vaktini güzel şeylere harcamaya ne dersin?
-Güzel şeyler? Dedi sorar biçimde. Kardeşime göre güzel şeyler sadece bilgisayarla oyun oynamak, bilgisayarla bir şey izlerken yemek yemekti. Ama annemgil varken bilgisayarın başında yemek yemesi zordu. Çünkü sağlığı için kendine sınır koymak zorunda. Kendisi yapamayınca görevi annemgil üstlendi. Ama annem ile babam evde yokken hala öyle vukuatları olabiliyor.
-Evet güzel şeyler. Mesela kitap okumak, resim çizmek, legolarla oynamak veya yazı yazmak. Bunları senin zevkine göre çeşitlendirebiliriz, dedim.
-Legolarımı kimseye dokundurmam, dedi biri. Bu kişi yatağın üzerinde uzanarak kitap okuyan ikizimden başkası değildi. Kendisi tam bir lego hayranıydı. Hatta Harry Potter ve lego. Sırf bir kitaplığı legolarla süslemişti. Kitaplığın bir rafı da Harry Potter kitapları ve lego süslemeleriyle doluydu. Şimdi de elinde Harry Potter kitabı vardı.
 Bu Harry Potter kitabını sevmeyen tek benim sanırım. Çünkü fantastik kitaplardan nefret ederim. Aslında biraz da abartılıyor bence. Benim okuduğum çoğu kitap Harry Potter denilen kitaptan kat be kat daha iyiydi. Ama bunu kimse anlamıyor. Özellikle de ikizim.
-Ya Araz seni ne zaman görsem elinde o kitap var. Sıkılmadın mı? Dedim. Çünkü ben ikizimin elinde görmekten sıkılmıştım.
-Yoo, hiç de sıkılmıyorum. Asıl sen tarih okuyunca ne anlıyorsun anlamıyorum, dedi. 
Tarih kitapları benim favorimdi. Kitaplığım tarih kitapları ile doluydu. Anlaşıldığı üzere de Araz bu durumdan rahatsızdı. Çünkü kendisi “Geçmişe değil geleceğe bakmak gerekir.” diye düşünüyordu. Oysa ki tarihte bir sürü ders çıkaracağımız olay, kendimize önder olarak seçeceğimiz bir sürü önemli kişiler vardı.
-Gene kitap kavgasına başlamayın. Asıl kitap okuyunca ne anlıyorsunuz? Sıkıcı işler işte, dedi kardeşim Ayaz. 
-Sen konuşma.
İkizimle aynı anda konuşmuştuk yine. Zevklerimiz ne kadar farklı ve uyumsuz olsa da hareketlerimiz ve konuşmamız birbirini tamamlıyordu. 
-Ya sizin kavganızı dinleyemem ben. Hadi bir şeyler yapalım canım sıkılıyor, dedi Ayaz. 
-Sen bizimle vakit geçirmek ister miydin Ayazcığım? Diye sordum. Çünkü kardeşim gün boyu bizim yüzümüzü dahi görmek istemezdi. Bence elektriklerin kesilmesi yararına ama kardeşimi bu konuda ikna etmek zor maalesef.
-Ayıp ediyorsun Aryacığım, dedi üstüne bastırarak Ayaz. Aramızda iki yaş olmasına rağmen bize isimlerimizle sesleniyordu. İlk başta kabul etmemiştim ama sonra alıştım ve ismimle seslenmesine izin verdim.
-Ben sizinle gayet vakit geçiriyorum bir kere siz farkında değilsiniz, diye kendini savunmaya devam etti Ayaz. 
-Buldum, dedi ikizim. Sanki saatlerdir yaptığı bir savaşı kazanmış bir edayla. Gözlerimiz merakla Araz’a döndü. Ne diyeceğini sorar gibi kaşlarımı kaldırdım. Araz devam etti:
-Resim çizelim, dedi. Ayaz dalga geçerek:
-Ya bu bizim aklımıza nasıl gelmedi. Tüh görüyor musun Arya? 
-Yalnız var ya mükemmel bir fikir benim aklıma asla gelmezdi, dedim bende alay ederek. Araz:
-Ya bir dinleyin öyle değil, dedi ve devam etti. Şimdi herkesin elinde bir kağıt olacak ve yarım saatte bir değiştireceğiz kağıtları. Böylece hepimiz resim çizeceğiz.
Ne demek istediğini anlamıştım. Çünkü biz Arazla hep bu oyunu oynardık. Ama Ayaz anlamamıştı ve:
-Nasıl yani? Diye sordu. Araz ise özet geçerek anlatmaya başladı:
-Üç kâğıt var. Herkes resim çizmeye başlayacak. Yarım saat sonra ise kağıtları değiştireceğiz. Bir yarım saat sonra ise tekrardan, dedi. Ayaz anlamışa benziyordu ve ilk defa zorluk çıkarmadan kabul etti:
-Tamam, oynayalım. Açıkçası bu tavrına şaşırmıştım. Ama fikrini değiştirmeden kağıtları ve boya kalemlerini getirdim. Oyuna başladık. Gayet güzel gidiyordu, Ayaz’ın çizdikleri dışında. Performansı vasat denilecek bir seviyeydi. Ama olsun eğleniyorduk.
Bir buçuk saatin sonunda oyunumuzu tamamladık. Resimleri incelemeye başladık. İlk incelediğimiz benim başladığım kağıttı. Gayet güzeldi. Ormanın içinde bir şelale görseli vardı. Ayaz’ın ağaçların üzerine çizdiği meyveler ve hayvanlar biraz resme çirkin bir hava katsa da gayet hoş bir resimdi.
İkinci olarak Araz’ın başladığı kağıta baktık. Araz ne kadar fantastiği sevse de bilim kurguya da bayılıyordu. Bunu da çizdiği resimden anlıyorduk. Ayda bir tane astronot vardı. Arkasında ise dünya ve gezegenler. O gezegenleri ben çizmiştim ve rengarenktiler. Resme hoş bir hava katmıştı. Ama resimde çözemediğim bir nokta vardı. Araz da benim gibi çözememişti sanırım çünkü şaşkınca kağıta bakıyordu. Tabi ki de bizim şaşırdığımız kısmı Ayaz çizmişti. Şaşırdık mı? Hayır. 
-Ayaz burada ne çizmeye çalıştın yetenekli kardeşim, diye sordu ikizim. Ayaz cevaplamak için dudaklarını araladı. Hemen söze atladım:
-Sanatçı burada uzaydan su çıkabileceğini belirtmiş. Bak şurada sular makineye alınırken şurada ise, derken işaret parmağımı kastettiğim kısma koydum ve devam ettim. Sular şişeler sayesinde paketleniyor. Ama atmosfer olmadığı için şişeler etrafa dağılmış, dedim. Bence gayet mantıklı bir düşünceydi. 
-Ya sizinle oynayan da kabahat, dedi Ayaz sinirle ve devam etti. O su makinesi falan değil uydu, uydu. Buradaki iki uydu çarpışmış ve senin şişe sandığın uzay malzemeleri etrafa dağılmış.
Arazla gülmeye başladık. Hem kahkaha ata ata. Ayaz’ın hayal gücü mükemmeldi. Araz karnını tutarak:
-Bence teknoloji kullanmayı azaltmalısın kardeşim, dedi. Hala gülmeye devam ediyordu. Ayaz ise ciddiyetle bize bakıyordu. 
-Bence gayet mantıklı. Hem internetler de gitmiş. Birini de arayamıyoruz zaten. Belki gerçekten de böyle bir olay yaşanmıştır, dedi. Evet, elektriklerle beraber internette gitmişti ama birini arayamayacağımızı da yeni öğrendim. Hemen ciddileştim. Araz da anında ciddileşti.
-Az önce ne dedin sen? Diye sordum. Şaşkınlığım hala üzerimdeydi. Ayaz:
- Belki gerçekten de böyle bir olay yaşanmıştır, dedim.
-Ondan önce.
- Birini de arayamıyoruz zaten, dedim. Ya siz bilmiyor musunuz? Sabah annemle babamı konuşurken duydum. Tam da bu konu hakkında konuşuyorlardı. Uydular falan da demişlerdi de tam net duyamadım o kısmı, dedi. İşte bu kısmı alaya alamazdım. Hepimiz ciddiydik. Bu basit bir şey değildi çünkü. Hemen odamızdan çıktım. Odamız derken Araz ile benim odam. Ayaz farklı bir odada kalıyordu. Hemen koridoru geçip merdivenden indiğimde Araz ile Ayaz’ın peşimden geldiğini fark ettim. Annemgilin yanına gittik, mutfaktaydılar. Onlara da sorduk ve aynı cevabı aldık. Kimseyi arayamıyor, mesaj dahi gönderemiyorduk. Yoğun tipiden de dışarı çıkamıyorduk zaten. Haberleri açamıyorduk. Televizyon sinyalleri tamamen gitmişti.
 Bu haber benim korkmama neden oldu. Aklıma Ayaz’ın dedikleri geldi. “Belki böyle bir şey yaşanmıştır” diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Yok ya böyle bir şey yaşanmazdı. Bir sürü görevli vardı. İlla birileri hallederdi bu durumu. Hayatımız olmuştu teknoloji, internet. Alaya alınacak bir şey değildi. 
-Böyle oturacak mıyız? 
Düşüncelerimden Ayaz’ın sesiyle ayrıldım. Yaklaşık yarım saattir böylece oturuyorduk. Kimseden çıt çıkmıyordu. Annem ile babam ise işe gitmişlerdi. Annem ile babam astronomdu. Uzayı gözlemlemeye bayılırlardı ve bunu işleri haline getirmişlerdi. Rasathaneye yakın değildik ama aynı şehirdeydik. Annem ile babam evden aceleyle çıkmışlardı. Artık kesin emindim. Uydular ile ilgili bir sıkıntı olmalıydı ve biz evde oturuyorduk. İlk defa, pardon ikinci defa kardeşime hak veriyordum. Burada böyle oturmayacaktık. Hemen koltuktan kalktım ve yönümü kardeşlerime döndüm:
-Burada böyle oturmayacağız, bir şeyler olmuş. Kimseden haber dahi alamıyoruz, dedim. Şimdi mantıklı bir fikir bulmalıyız. Ne yapabiliriz? Sesim düşünceli çıkmıştı. Ayaz hemen:
-Annem ile babamın çalıştığı rasathaneye gidelim, dedi. Ama gidemezdik. Çünkü yoğun kar vardı ve annemgilin zorlukla gittiklerine emindim.
-Hayır, başka bir şey bulmalıyız, dedim. Araz:
-Farah ablaya gidelim, dedi. Aslında bu mantıklıydı. Çünkü Farah abla annemgil ile birlikte çalışıyordu ve yürüyen ansiklopedi gibiydi. Her şeyi bilir, sorduğumuz tüm soruları cevaplardı. Hayran olduğum bir zekâsı vardı. Çok güzel denilmezdi ama çok tatlıydı. Gözlüklerini gözünden asla çıkarmazdı. Küçük bir evde yaşıyordu ve ev bize çok yakındı. Ayaz:
-Ama evde değilse. Annem ve babam gibi işe gittiyse, dedi. Hemen söze atladım:
-Hayır, evde. Çünkü annem bana Farah ablanın hastalıktan kırıldığını söylemişti. Hatta memleketinden annesi gelmiş, dedim. Hepimiz birbirimize bakıyorduk. Ne yapacağımızı bulmuştuk ve yerimizde durmayacaktık. 
Hemen giyinip evde çıktık. Tipi çok şiddetliydi. Kafama şapkamı, boynuma atkımı takmama rağmen donuyordum. Kar taneleri iğne gibi yüzümüze değdiğinde canımızı acıtıyordu. Ama durmadık ve Farah ablanın evine geldik. Hemen kapıyı çaldık. Kapıyı birinin açmasını bekliyorduk ama açan olmadı. Tekrar çaldık, tekrar açılmadı. Farah abla neredeydi? Ya da şimdi ne yapacaktık?
Eve dönmeye karar verdik. Belki biraz düşünürsek mantıklı bir karara varabilirdik. Bu düşünme eylemini evde yapmalıydık çünkü hava gittikçe kötü bir hal alıyordu. Gittiğimiz yoldan geri döndük. Evin kapısının önüne geldiğimizde Ayaz:
-Haydi anahtarı verinde açalım kapıyı, dedi ve elini Araz ile benim önüme kaldırdı. Anahtarı vermemizi bekliyordu ama bende anahtar yoktu. Araz’ın yüzüne baktım. Evden çıkarken anahtar almak umurunda olmazdı ama umut ettim. Ama Araz aynı dehşetli ifadeyle bana bakıyordu.
***
-Ya size inanamıyorum. Bir hafta önce ne yediğinizi unutmazsınız siz, bunu mu unuttunuz? Dedi Ayaz sitemle. Haklıydı evden çıkarken Araz da bende anahtarı almamıştık ve şu anda evin kapısının önünde bekleyişimizin birinci saatini tamamlamıştık. Hava soğuktu ama kapının önüne kar yağmıyordu. Neyse ki bu konuda şanslıydık. 
-Ya ne bize bağırıyorsun? Sen de bu evin bir bireyisin hatırlatırım. Sen alsaydın, dedim Ayaz’a. Ne kadar haklı da olsa ona kendimi ezdirmemeliydim. Araz ilk defa konuşarak:
-Ya bir susun da mantıklı bir fikir bulalım, dedi. Birinden yardım istesek kimden isteyeceğiz?
-Bilmiyorum ki, sanırım tek çaremiz annemgil gelene kadar burada beklemek, dedim. Aklıma başka bir fikir gelmiyordu. Ayaz:
-Bence rasathaneye gidelim, diye bir fikir attı ortaya. Araz:
-Nasıl olacakmış o iş? Annemgil bile arabayla bir saatte anca gidiyorlar, dedi sitemle. Ama başka çaremiz yoktu. Yerimizde duracağımıza dair ise kimseye söz veremezdik. Uzun bir konuşmanın ardından rasathaneye gitme kararı aldık ve yola çıktık. Annem ile babam bizi birçok kez rasathaneye götürmüşlerdi. O yüzden yolu artık ezbereydik. 
Yola çıkmıştık ama tipi öyle bir kuvvetliydi ki zor yürüyorduk. Aslında yürüyemememizin bir diğer nedeni ise çok üşümemizdi. Çok üşüyorduk ve yavaş yavaş mayışmaya başlamıştık. Artık zaman algımı yitirmiştim. Keşke yola çıkmasaydık diye düşündüm bir an. Bunların hiçbirisi başımıza gelmezdi.
-Bakın bir araba geliyor, dedi Ayaz. Yere bakarak yürüdüğüm için kafamı kaldırdım ve işaret parmağı ile gösterdiği yere baktım. Evet, biri geliyordu. Yani bir araba. Zorlanarak olsa da geliyordu. Hemen arabaya koşmaya başladık. Arabanın önüne geçtik. Zaten yavaş olan araba bizi görünce durdu ve hemen camı açtı. Ben cam açılınca hemen oraya gittim ve tam konuşmaya başlayacakken gördüğüm kişi konuşmamı engelledi. Bu kişi babamdı. 
***
-Ya siz beş dakika yerinizde durmaz mısınız ya? Rasathaneye gelmek ne demek? Siz beni öbür dünyaya göndermeye mi çalışıyorsunuz anlamıyorum ki, sitemle bağıran babamdı. Rasathanede, annem ve babamın yanındaydık. Biraz da olsa ısınmıştık. İlk yaramazlığımız değildi ama her yaramazlıkta aynı derecede bize kızıyordu. Babam soluklandıktan sonra devam etti:
-Ya hayır hiç mi ders çıkarmıyorsunuz yavrum siz? Ne olacak diye hiç mi düşünmüyorsunuz? Sende bir şey söylesene Güneş. Annem sözü devraldı:
-Çocuklar biz sizinle bu konuyu konuştuk. Bir daha yapmayacağınız hakkında söz verdiniz bize. Ya kaybolsaydınız? Babama göre daha sakin konuşuyordu ama telaşı yüz ifadesinden anlaşılıyordu. En son dayanamadım ve:
-Ya ama sizin düşün…
-Bakalım kendinizi nasıl savunacaksınız? Dedi sitemle babam. Ya hadi bu ikisini anladım da sende mi kızım ya? 
-Bak babacığım…
-Baba ayıp oluyor ama. Biz de seni duyuyoruz ya hani, dedi Ayaz. Şu anda konuyu değiştirmeye çabalıyordu. Çünkü böyle giderse babam ertesi sabaha kadar bizi azarlardı. 
-Ama bak bu kız hep sizin yanınızda böyle oluyor. İyice kendinize benzettiniz. Değil mi kızım? Benden onay bekleyen bir ifadesi vardı. Ben konuşmaya başladım:
-Yani ama…
-Nee, diye yükseldi Araz. Şu anda Arya’dan bahsediyoruz yalnız.
Araz’a öldürücü bakışımla baktım. Ne ima etmeye çalıştığını anlamıştım. O da bana aynı şekilde bakmaya başladı.
-Ama babacım bizim kalbimiz kırılıyor bura…
-Ya bir susun da ben konuşayım, dedim. Biraz fazla bağırmıştım sanırım çünkü çevremdeki herkesin bana dik dik bakıyordu. Başımızdan geçenleri anlatmaya başladım. Tabi arada abartmayı da unutmadım. Annem ve babam beni dikkatli bir şekilde dinliyordu ve gelme nedenimizi öğrendiklerinde kahkahayı patlattılar. Ayaz’ın düşüncesini de söylemiştim. Annem bir süre güldükten sonra:
-Benim akıllı kuzucuklarım bu öyle bir şey değil. Tipi olduğu için sinyaller ve elektrikler gitti. Yani düşündüğünüz gibi bir durum yok, dedi. Ayaz hemen:
-O zaman siz neden bugün buraya geldiniz. Hem de hava böyleyken, dedi ama hava sadece şehre böyleydi. Burası gayet günlük güneşlikti sadece azıcık kar yağmıştı o kadar. Bu sefer babam cevapladı:
-Çünkü bugün önemli bir gün. Bugün annenizin doğum günü ve buradaki arkadaşlarımızla her şeyi planladım annenizin haberi olmadan. Sonra da sizi almaya geliyordum, dedi. Annemin doğum günü olduğu tamamen aklımdan çıkmıştı.
-İyi ki doğdun anne, dedik üçümüz de aynı anda. Annem de tebessümle:
-Teşekkür ederim ama bir daha böyle yaramazlıklar yok, dedi ve kollarını bize doğru açtı. Bizde hemen anneme sarıldık. Ne kadar yaramazlık yapsak da annem ile babam bizi sevmekten vazgeçmiyorlardı ve asla vazgeçmeyeceklerdi.

DIŞ GÖRÜNÜŞ

 
Gamze Sena Kuyucu


Kimi insan güzel
Kimisi ise çirkin
Aynaya düşen görev ise
Bir ömür boyunca insanların ruhlarını gizleyeceği
Bedenleri göstermektir bence

İnsanlar kanar dış görünüşe
Yapmacık bir gülümsemeye
Mükemmel denilecek bir fiziğe
Oysa ki ruhun hiç mi önemi yoktu?
İnsanlar sadece dış görünüşe mi bakıyordu?

Keşke ruhları da gösterseydi ayna
İnsanlar dış görünüşe değil
Kalbe inansalardı
Herkes gerçek yüzünü ortaya çıkarsaydı