28 Şubat 2026 Cumartesi

ŞAKA

Yusuf Kerem Köse
                                                                "lipogram denemesi"
Soğuk bir Cuma akşamıydı. Sokakta birkaç kişi vardı onun dışında. Bu yıldızlı havada yalnız başına yürüyüş yapmak ilginçti. Aslında çok yakın zamana kadar bir sürü arkadaşı vardı. Küçük bir hatası tüm hayatını bitirmişti. Konutuna doğru gidiyordu. Bu yalnızlık onu gizli gizli bitiriyor gibiydi. Galiba hayattaki amacı konutuna ulaşmaktı.  Konutunda yapacağı bir işi yoktu. Yatağına uzanıp başka insanların müthiş hayatlarını kaydıracaktı. Niçin bir anda hayattan bu kadar soğumuştu? Asansör tuşuna dokunduğu anda bunu düşündü. Konutuna varmıştı. Fakat kapıda 7-8 ayakkabı çifti vardı. Bunlar onun olamazdı. Hızlıca kapısını açtı, tam o sırada suskunluk çöktü binaya, ardından bir çığlık;
-İyi ki doğdun Salih!
Tüm arkadaşları oradaydı. Hatırlamışlardı doğum gününü. Biraz dargındı onlara. Niçin onunla konuşmadıklarını sordu, onlar da “Doğum günü için minik bir şaka” olarak anlattılar. Hayatının mutlu anlarından biri olabilirdi bu an. Artık mutsuz olamazdı, arkadaşlarıyla akşam boyunca mutlulukla konuştular, oyunlar oynadılar. Artık o üzgün hali kalmamıştı ortada.

GECELEYİN DÜŞ GÖRMEK

Yusuf Kerem Köse
                            "a"sız şiir
Günümü güzelleştiren şey
Tek bir kuş ötüşüdür
Güneşin önümde süzülüşüdür
Bitkilerin hışırtısıdır,

Belki de günümü güzelleştiren şey.
Günümü güzelleştiren şey,
Yemek yiyebilmektir belki
Yürüyebilmemdir, gülebilmemdir belki.

Şükretmek gerekir kimileyin,
Bugün de tek hedefim,
Düş görebilmek,
Geceleyin


MAVİ ELMA

Elif Eslem Şimşek 

1. Bölüm: Saklı Otobüs

Dora geceyi severdi. Gece, insanın içindeki sesi yükseltirdi; sokak lambaları düşünceleri sarı bir sis gibi yayardı. O gece de öyleydi. Saat çok geçti. Şehir yarı uykuda, yarı sır tutuyordu. Dora başı önde yürürken bir anda sert bir şeye çarptı.
Bir direk.
Alnını ovuşturdu, söylenerek başını kaldırdı. Direğin sonu görünmüyordu. Sanki gökyüzünü delip geçmişti. Direğin üzerinde tek bir afiş vardı. Rüzgâr afişi hafifçe kıpırdatıyordu.
“Valmeria (Kayıp Şehir)’i bulabilecek dedektif aranıyor.”
Ne adres vardı ne numara. Ne tarih ne imza.
Dora afişi kopardı. Kâğıt elinde titredi. İçinden bir ses fısıldadı: Ben bulacağım. Ama nasıl? Bu şehirde kaybolan şeyler genelde geri dönmezdi. İnsanlar, umutlar, çocukluklar…
Arkasından bir ayak sesi geldi. Dora anında döndü.
Direk yoktu.
Az önce alnını çarptığı o devasa direk sanki hiç var olmamıştı. Sokak bomboştu. Dora gözlerini kırpıştırdı. Rüya mıydı? Kendi yanağına hafifçe tokat attı. Canı acıdı.
“Harika,” dedi kendi kendine. “Delirmeye başlıyoruz.”
Ama kalbi heyecanla çarpıyordu. Çünkü korkudan çok merak vardı içinde. Valmeria. Kayıp şehir. Direk. Ses.
Aklına ilk gelen kişi Vera oldu. Yetimhaneden beri tek sırdaşıydı. Birlikte büyümüş, birlikte susmuşlardı. Dora afişi cebine koydu ve Vera’nın evine doğru yürüdü.
Kapıyı çaldı.
Cevap yok.
Tekrar çaldı.
Yine yok.
Telefonunu çıkardı. Aradı. Telefon kapalıydı.
“Bu hiç Vera’ya göre değil,” diye mırıldandı.
Gökyüzü mora çalıyordu. Sabahın ilk soluğu sokaklara değiyordu. Dora içindeki huzursuzluğu bastırmaya çalıştı. Eve dönmeye karar verdi. Otobüs durağına yürüdü.
Saat 03.30.
İlk gelen otobüse bindi. Nereye gittiğine bakmadı. En arkaya oturdu. Camdan dışarı baktı. Şehir bulanık bir tabloya dönüştü. Göz kapakları ağırlaştı.
Ve uyudu.
 

2. Bölüm: Mavi Elma

Uyandığında sert bir zeminde yatıyordu. Bir kayanın üzerinde. Etrafında ne ot vardı ne ağaç ne kuş sesi. Sadece rüzgâr. Uğuldayan, boşluğu dolduran bir rüzgâr. Gökyüzü açık ama solgundu; mavi değil, sanki yıkanmış bir griydi.
Dora ayağa kalktı. “Bu kesin rüya,” dedi. Ama kalbi öyle atmıyordu. Kalp rüyada bu kadar hızlı çarpmazdı. Tam arkasını döndüğünde tek bir ağaç gördü. Kupkuru dalları gökyüzüne uzanıyordu. Ve o dalların arasında… mavi bir elma. Gerçek bir mavi. Derin, parlayan, canlı bir mavi.
Dora yaklaşırken içi ürperdi. Bu renk burada fazla canlıydı. Ağaç çatırdadı. Elma rüzgârda 
hafifçe sallandı.
“Elma mı gerçekten?” diye fısıldadı.
Tırmanmaya başladı. Dallar kuru ve sertti. Tam elmaya uzanmıştı ki dal kırıldı. Yere düştü. Ama canı yanmadı. Sanki zemin yumuşaktı. Ayağa kalktı. Gözleri ağacın gövdesine takıldı. Orada bir afiş vardı. Kalbi duracak gibi oldu. Afişte Vera’nın fotoğrafı vardı.
Altında iki kelime:
“Onu bul.”
Dora’nın boğazı düğümlendi. “Vera?”
Elmaya baktı. Mavi. Vera’nın uğurlu rengi. Yetimhanede hep mavi bileklik takardı.
Dora kararlı bir hareketle elmayı kopardı. Hiçbir şey olmadı. Ama içindeki hava değişti. Sanki dünya bir adım yer değiştirdi. Arkasını döndüğünde bir kasaba gördü.
Az önce bomboş olan yer şimdi yemyeşildi. Çimenler parlak, gökyüzü daha canlıydı. Dora kasabaya doğru yürüdü. Kasabaya girdiğinde bir şey fark etti. Her yer yemyeşildi. Ama insanlar gri-beyazdı. Yüzleri, kıyafetleri, gözleri… Hepsi renksiz. Ve hepsi Dora’ya bakıyordu.


3. Bölüm: kayıp renkler

Kasabanın ortasında bir çeşme vardı. Suyu akıyordu ama su bile soluktu. Dora elini suya soktu. Kendi eli renkliydi. Suyun içinde elinin rengi daha da parladı.
Gri insanlar fısıldaşmaya başladı.
“Renkli.”
“Gerçek mi?”
“Onu görüyorsunuz değil mi?”
Dora gerildi. “Vera nerede?” diye sordu yüksek sesle.
Hiçbiri cevap vermedi. Kalabalık iki yana ayrıldı. İçlerinden yaşlı bir adam çıktı. Saçları kül gibi, yüzü sis gibiydi. “Valmeria’ya hoş geldin,” dedi. Sesi kuru yaprak gibiydi.
“Burası Valmeria mı?”
“Evet. Kaybolanların şehri.”
“Vera burada mı?”
Adam Dora’nın elindeki mavi elmaya baktı. “Onu getirmişsin.”
“Bu ne demek?”
“Renk anahtardır. Renk hatıradır. Renk kimliktir. Biz renklerimizi kaybettik.”
Dora etrafına baktı. Gerçekten de bu insanlar eksikti. Sanki ruhlarının boyası silinmişti.
“Kim aldı?” diye sordu.
Yaşlı adam gökyüzünü işaret etti. “Unutuş.”
Gökyüzünde ince bir sis tabakası vardı. Adam devam etti:
“Valmeria, unutulan insanların düştüğü yerdir. Burada renkler yavaşça silinir. Eğer hatırlanmazsak tamamen gri oluruz. Sonra… kayboluruz.” Dora’nın kalbi hızlandı. “Vera?”
Adam Dora’ya uzun uzun baktı. “Henüz tamamen silinmedi.”
Dora bir an için kendi ellerine baktı.
Parmak uçları hafifçe soluklaşmıştı.
“Hayır,” dedi fısıldayarak.
Adam başını salladı. “Onu bulmazsan sen de burada kalırsın.”
4. Bölüm: macera sona eriyor
Kasabanın dışında yükselen siyah bir kule vardı. Ucu gökyüzündeki sise değiyordu.
“Unutuş orada,” dedi yaşlı adam. “Renkleri emen sis orada doğar.”
Dora mavi elmayı sıktı. “Vera orada mı?”
“Çoğu kişi son kez oraya gider.”
Dora düşünmedi bile. Koşmaya başladı.
Yol boyunca çimenler canlıydı ama her adımında ayakkabılarının rengi biraz daha soluyordu. Nefes nefeseydi.
Kuleye ulaştığında kapı kendiliğinden açıldı.
İçerisi karanlıktı.
Merdivenler yukarı kıvrılıyordu.
Duvarlarda gölgeler vardı. Gölgeler fısıldıyordu.
“Geri dön.”
“Burada kal.”
“Renk yorucudur.”
Dora dişlerini sıktı. “Ben yorulmam.”
Yukarı çıktıkça parmakları daha da griye dönüyordu.
En üst kata ulaştığında geniş bir oda gördü. Ortada sisli bir havuz vardı. Havuzun içinde siluetler yüzüyordu.
Ve bir köşede…
Vera.
Dizlerinin üzerine çökmüş, neredeyse tamamen gri.
“VERA!”
Vera başını kaldırdı. Gözleri hâlâ hafif maviydi.
“Dora?” sesi çok uzaktan geliyordu.
Dora koştu. Ama sis ayağına dolandı. Renkleri çekmeye başladı. Kolları soluklaştı.
“Hayır!” diye bağırdı.
Elmayı hatırladı.
Mavi elmayı Vera’ya doğru uzattı.
“Hatırla!” diye bağırdı. “Yetimhanedeki ilk günümüzü! Çatıda yıldızları izlediğimizi! Mavi bilekliğini!”
Vera’nın gözleri parladı.
Sis titredi.
Dora elmayı ikiye böldü. Yarısını Vera’nın eline koydu.
O an odanın içi mavi bir ışıkla doldu.
Sis çığlık attı.
Vera’nın rengi geri gelmeye başladı. Saçlarına, yanaklarına, gözlerine.
Ama Dora’nın kolları neredeyse tamamen gri olmuştu.
Vera ayağa kalktı. “Hayır, sen!”
“Önce sen,” dedi Dora gülerek. “Klasik ben.”
Vera Dora’nın ellerini tuttu. “Birlikte hatırlayacağız.”
İkisi birden gözlerini kapadı.
Anılar aktı.
Yetimhane koridorları. Paylaşılan ekmek. Gizli kahkahalar. Mavi bileklik. Direğe çarpılan gece.
Renk patladı.
Sis dağıldı.
Kule sarsıldı.
5. Bölüm: geri dönüş

Dora gözlerini açtığında otobüsteydi. Camdan sabah ışığı vuruyordu. Kalbi deli gibi atıyordu. Hemen ellerine baktı. Renkliydi.
Otobüs durağa yanaştı. Dora indi. Telefonunu çıkardı. Mesaj Vera’dan.
“Dün gece çok tuhaf bir rüya gördüm. Sen de var mıydın?”
Dora gülümsedi. Eve koştu. Kapıyı çaldı. Vera kapıyı açtı. İkisi de bir an durdu. Sonra aynı anda kollarına atıldılar. Vera’nın bileğinde mavi bir iz vardı. Sanki bileklik takmış gibi. Dora cebine elini attı. İkiye bölünmüş mavi elmanın çekirdeği avucundaydı. Gerçek mi rüya mı? Dora gökyüzüne baktı. Bulutların arasında ince bir sis vardı. Ama renkler yerindeydi    
Macera sona ermişti…

GÖKYÜZÜNÜN ANLATTIĞI

Selim Çabuk

Selim, Sivas’ın kalabalığında kimsenin fark etmediği yüzlerce çocuktan biriydi. Çocukluk demek; gürültü, şamata demekti. O da gürültüyü severdi ama bazen içindeki sessizlik daha baskın olurdu. Bazen de içindeki sessizliği bastırmak için gürültüye eşlik ettiği olurdu. Bunun dışardan anlaşılması mümkün değildi. Herkes gibi o da bir çocuktu ve gürültüsünün tek nedeni buydu insanlara göre. İnsanların bağırdığı, anlamsızca çılgın sesler çıkardığı, korna seslerinin birbirine karıştığı yaz akşamlarında o, dışarı çıkar ve gökyüzüne bakardı. 
Yine böyle bir gece elinde eski bir defterle yine dışarıdaydı. Gökyüzüne baktı uzun uzun, kısacık hayatını düşündü. Dünyayı düşündü, geleceğini, hayallerini, tanışacağı insanları düşündü. Düşünceler zihninde bir zincirin halkaları gibi birbirine eklenerek devam ediyordu. Elindeki defterini araladı ve defterin ilk sayfasına şunu yazdı:
"Eğer bir gün gerçekten güçlü olursam, kimseyi yarı yolda bırakmayacağım."
Tam cümleye noktayı koymuştu ki o an bir rüzgâr esti. Defterin sayfaları hızla çevrildi. Sanki gökyüzü yazdıklarını okuyordu.
Selim hep sıradan biri olduğunu düşünürdü. Kalabalıklar içindeki yalnızlığına rağmen sıradan biriydi işte. Süper güçleri yoktu mesela. Çok zengin değildi. Sınıfının en çalışkanı da değildi. Onu diğer insanlardan ayıran tek bir şey vardı: Vazgeçmemek. İnat değildi bunun adı. İnat körü körüne bir hırstı. Galiba azimdi onu diğerlerinden ayıran. Vazgeçen arkadaşlarını düşündü, çabucak her şeyden vazgeçen insanları düşündü sonra. Vazgeçmeyen biri olmaya devam etmeliydi. 
Okulda bir arkadaşı zor durumda kaldığında herkes geri çekilirken o öne çıktı ve arkadaşının yanında yer aldı. Mahallede biri haksızlığa uğradığında sesi titreyerek de olsa konuştu. Sen yapamazsın, küçücüksün dedikleri şeylerden vazgeçmedi. Vazgeçmemek üzerine bir hayat kurdu kendine. Vazgeçmemek yaşam tarzına dönüştü. Vazgeçmediği şeyler de belki küçücük şeylerdi kendisi gibi ama vazgeçmediği her şey, her doğru, her ümit; gerçekleştiğinde onu biraz daha büyüttü.
Günler, haftalar, aylar geride kaldı o günden sonra. Aylar sonra yine defterini alarak dışarıya çıktığı bir vakit yaşadıklarının, hayatının hesabını yapmaya başladı. Sonra kendi kendine bir çıkarım yaptı her şeyden: Güç, kaslarda ya da parada değilmiş. Güç, korkarken bile doğru olanı yapabilmekmiş.
Yüzünde huzurun ve başarmanın tatlı tebessümü oluştu. Defterini yine araladı. Defterinin son sayfasını açtı bu kez ve şunu yazdı: "Gökyüzü her zaman cevap vermez belki ama ben kendime cevap oldum."
Bu kez rüzgâr yoktu defterinin sayfalarını uçuran. Rüzgâr çıksa bile defterini sımsıkı tutuyordu artık. Kendini güçlü, çok güçlü hissediyordu. Gökyüzüne baktı, yıldızların kendi aralarında konuştuğu belliydi. Ay, her zamankinden daha parlaktı. Kalabalıklar içinde sıradan bir çocuk olmadığını biliyordu. Kendini daha iyi tanıyordu. Üstelik arkadaşları kadar fazla gürültü de yapmadığını düşündü. Gürültü yaparken insan nasıl düşünebilirdi ki?

SON TOP


Selim Çabuk

Ortaokul bitmiş nihayet liseye başlamıştı Naim. Sınav kaygıları geride kalmıştı ve 9. Sınıfa kendine yeni bir düzen kurabilmeyi başarmıştı. Okul basketbol takımındaydı, üstelik oyun kurucu oynuyordu. Boyu çok uzun değildi, çok güçlü de değildi ama oyunu iyi oynuyordu. Tek sorunu şuydu: Kritik anlarda fazla düşünüyordu. Böyle durumlarda çabuk karar vermesi hayati önem taşıyordu fakat o böyle zamanlarda tutulup kalıyordu bazen. 
Onca çabadan, maçtan sonra nihayet ilçe finaline çıkmışlardı. Rakip okul, iki senedir şampiyondu. Fizik olarak güçlü, sert savunma yapan çocuklarla doluydu karşı taraf. Maçtan bir hafta önce okulun koçu maça çıkacak ilk beşi açıkladı.
Naim yoktu. Yedeklerde vardı adı ama ilk beşte değildi. Moral bozucu bir durumdu bu onun için. Henüz bu okulda ilk senesiydi fakat oyunculuğundan emindi. Antrenman çıkışı tek başına salonda kaldı. Serbest atış çizgisine geçti. Topu sektirdi. Attı. Kaçtı. Bir daha attı.
Kendi kendine mırıldandı:
-Demek ki güven vermiyorum.
Günün kalan kısmında kendine söylediği bu cümle yankılandı durdu zihninde: Güven vermiyorum. İlk beşte yer alan isimler sürekli beyninde dolaşıyordu. Kendinden daha mı iyi oynuyordu bu isimler? Belki de… 
Ertesi gün okula gittiğinde Naim’i üzgün gören koç onu yanına çağırdı.
-Küsmek serbest, dedi koç. Ama bahane üretmek yasak.
Naim sustu. Bu cümleleri yorumlayabilecek kadar duru değildi düşünceleri. Anlamadığını gören Koç devam etti:
-Yetenek sorunun yok. Ama baskı gelince topu fazla tutuyorsun. Hızlı karar vermiyorsun. Basketbol evet teknikle oynanır fakat aynı zamanda bazen cesaret oyunudur.
Bu açıklamadan sonra ilk beşte neden yer alamadığını anlamıştı Naim. Bu eksiğini zaten biliyordu ve telafi etmesi gerektiğini kabullendi. O günden sonra Naim farklı çalıştı. Sadece şut değil, süreli karar antrenmanı yaptı. Arkadaşına savunma yaptırdı. 5 saniye kuralıyla hücum kurdu. Top elindeyken düşünme süresini kısalttı. Nihayet final günü geldi. Salon doluydu. İlk yarı başa baş geçti. Üçüncü çeyrekte fark 10 sayıya çıktı. Koç molada sinirliydi. Oyun istediği gibi ilerlemiyordu ve karşı taraf hayli baskın oynuyordu. Takımdaki çocuklar kan ter içindeydi. Dördüncü çeyreğin başında ilk beş yorulmuştu. Koç Naim’e baktı:
-Hazır mısın?
Naim derin nefes aldı.
-Hazırım Hocam, hem de hiç olmadığım kadar. 
Naim sahaya girdiğinde skor 52-44’tü. İlk hücumda topu aldı. Savunma baskı yapıyordu. Eski Naim olsa geri dönerdi fakat yaptığı antrenmanların karşılığını vermenin tam zamanıydı. Bu sefer hızlandı, perdeyi kullandı, potaya gidip asist çıkardı. Tabela anında değişti: 52-46. Oyun alanında rüzgar gibi esiyordu, sonraki pozisyonda top çaldı. Hızlı hücum…  Sayı. Tabela yine değişti: 52-48.
Salon hareketlenmişti Naim’in oyuna girişiyle. Okulunun umudu artmıştı ve Koç yerinde duramıyordu. Tezahüratlar, alkışlar Naim içindi. Maçın bitimine 12 saniye kala skor 60-59’du. Aradaki fark kapanmıştı ve top onlardaydı. Koç mola aldı, bastırmaya çalıştığı heyecanla konuştu:
-Son top Naim’de başlayacak. Ama zorlamayacaksın. Doğru olanı yap.
Sahaya döndüler. Son 10 saniye… Naim topu getirdi. 7 saniye… Savunma üstüne geliyordu. 5 saniye…
Şut mesafesindeydi ama savunma elini kaldırmıştı. 3 saniye… Sol köşede takım arkadaşı boş kaldı.
Bir anlığına göz göze geldiler. Naim bu kez şut atmadı. Pas verdi. Top havadayken süre bitti. Buzzer. Top çemberden geçti. 62-60. Takım sahaya koştu. Sayıyı atan oyuncu sevinçten bağırıyordu. Ama Koç doğrudan Naim’in yanına geldi.
-İşte bu,” dedi. Büyümek dediğin şey bu.
O gün Naim onca çabasına rağmen yıldız olamadı. Tebrikler çoğunlukla pas verdiği arkadaşınaydı. Takım olmanın, takımla hareket etmenin ve başarmanın mutluluğunu yaşıyordu sadece. Güven duyulmanın onurunu yaşıyordu. Artık Koç’un ve takımın en güvendiği oyunculardan biri hâline gelmişti. 


25 Şubat 2026 Çarşamba

İKİ

Zeynep Ayten 

I.
Gecenin en karanlık saati... Apartmandaki bütün ışıklar sönmüş, sadece 3. kattaki bir daireden ufak bir ışık süzülüyor. Ufak bir masa lambası, bırakın masayı aydınlatmayı, kendi çevresine bile ışık vermekte zorlanıyor.
Masa lambasının karşısında kitaplarımı karıştırıyorum. Yıllar önce okuduğum kitaplar, beni o günlere götürürken hiç de zorlanmıyorlar. Altını çizdiğim cümlelere, sayfalara aldığım notlara bakıyorum. Hepsi başka bir bana ait bu cümlelerin. 
Gözlerim kapanmak üzereyken yeni bir kitap açıyorum. Bu kitap diğerlerinden farklı. Büyük bir istekle alıp bir türlü sonunu göremediğim kitaplardan biri. İçinden bir şey çıkmayacağını bilsem de karıştırmaya devam ediyorum. Sayfaları hızlı hızlı geçerken gözüme bir kâğıt çarpıyor. Başta anlam veremiyorum çünkü bu kitabın ilk yirmi sayfasını bile çok zor okumuştum zamanında. Sonra da bir köşede yıllarca bekletmiştim. Son sayfalara değil kâğıt koymak, açtığımı bile hatırlamıyorum. Tekrar o kâğıdı arıyorum. İlk başta bununun rüya olduğunu bile düşünüyorum. Fakat aramaya devam ediyorum ve tekrar o kâğıdı buluyorum. 
"Bugün hayatımın en garip günüydü. Bazılarının hayal bile edemeyeceği bir şey yaşadım." diye başlayan yazıyı okuyorum. Şimdiye kadar kitapları nerede okuduğumu bile hatırlarken bu yazıyı ne zaman yazdım ne zaman kitabımın arasına koydum, en önemlisi de ne zaman böyle bir olayı yaşadım hatırlayamıyorum. Tek bildiğim bu yazının benden başkasına ait olamayacağı. Arka sayfayı çevirdiğimde tarih ve imzamı görüyorum. İmzamı görünce benim yazım olduğuna emin olsam bile tarihi görünce şaşkınlığım daha da artıyor. Çünkü tarih bundan tam 1 ay öncesini gösteriyor. Kâğıdı tekrar ve tekrar okuyorum. Çünkü bu imkânsız. Her ne kadar hatırlamasam da bunu ben yazmışım. Fakat bu tarihe bir anlam veremiyorum zira geçen ay hangi kitabı okuduğumu biliyorum. Ve bu olayı yaşamadığıma eminim. Çünkü böyle bir olayı yaşasam bitiremediğim bir kitabın arasına değil günlüğüme yazardım. Hızlıca yılların yorgunluğunu taşıyan günlüğümü alıyorum. Sayfaları karıştırıp aynı günü arıyorum. Yıllardır her gün yazdığım, hiçbir zaman atlamadığım günlüğümü bazı günler yazmadığımı fark ediyorum. O günlerde ne olduğunu hatırlamaya çalışıyorum fakat nafile. En ufak bir şeyi bile hatırlayamıyorum. Kâğıdı yeniden kitabın arasına koyuyorum, kitabı da aldığım yere değil başucuma koyuyorum ve cılız lambayı söndürerek yorgun düşen zihnimi uykunun kollarına teslim ediyorum. 
II.
Uyandığında dışarısı aydınlanmıştı ve uyuduğu süre boyunca yastığında başını rahatsız eden bir nesne vardı. Eliyle uzandı, bir kitaptı onun ara sıra uykusunu bölen. Kalın ciltli ve hacimli bir kitap. Gözlerini yeniden kapatarak kitabı el yordamıyla yastığından uzaklaştırdı. Bu kitabın buraya nereden gelmiş olacağını düşünmek bile istemiyordu, uykusu vardı. Uyumaya çalıştı fakat dışardan gelen aydınlık buna mâni oluyordu. Kalkmak zorundaydı, dükkânı açmayı geciktirmemeliydi. Bu saatte müşteri geldiği hiç olmamıştı ama yine de dükkânı erken açmanın berekete vesile olacağına inanıyordu. Gün boyu birkaç yaşlı ve birkaç öğrenci dışında kimse uğramıyordu ki zaten. Dükkâna gelen insanların tavrını artık ezberden biliyordu. Hiçbir yerde bulamadıkları kitapları raflarda bulunca sevinmek yerine bir de pazarlığa tutuşuyorlardı. Kitapların tozlu olduğundan bahsediyorlardı, kimi sayfaların çizili olmasına bahane buluyorlardı. Böyle zamanlarda kitabın satılık olmadığını söyleyerek müşterinin elinden alıyor ve arka raflardan birine koyuyordu. Daha sonra aradığında o kitabı bir daha bulamıyordu. Bazı insanlar onun bu garip ve huysuz tavırlarına alışık oldukları için umursamazlardı fakat bazı insanlar bu tavırları yüzünden bir daha buraya gelmeyeceklerini söyleyerek çıkıp giderlerdi. Sürekli buraya gelen insanlardan dikkatli olanların fark ettiği tuhaf bir durumdu bu. Onu daha yakından tanıyan bir arkadaşı ise her şeyin farkındaydı ve senelerdir onu böyle seviyor, idare ediyordu.  Fakat son zamanlarda hep sıkıntı, hep isyan, hep huysuzluk hakimdi kitap dolu duvarların arasında. 
Koşa koşa geldiği dükkanını açmıştı ve neredeyse her gün gelen doktor arkadaşı içeriye girmek üzereydi. Kapının açıldığını fark edince seslendi:
-Doktor Bey bugün geciktiniz. 
-Asıl geciken sizsiniz sahaf bey. Ben bir saat önce gelmiştim ama dükkân kapalıydı. 
Bu sözler kapı eşiğinden fırlatılmış oklar gibiydi. Öfkeyle doktora bağırdı:
-Madem kitap almayacaksın o zaman terk etmelisin burayı. Benimle bu kadar samimi olacak, bana espri yapacak cesareti nereden buluyorsun?
Doktorun beklediği cevaptı aslında, onun sorduğu bu sorular. Kaç zamandır anlam veremediği bir durumun adını koymak üzereydi. Hiç kızgın ve kırgın değildi karşısında duran adama aksine şefkatle bakıyordu lakin adam devam ediyordu:
-Sizin okumak ya da kitap aramak gibi bir derdinizin olmadığı besbelli. Eğer sadece çay içmeye geldinizse o da burada yok ama yan tarafta içebilirsiniz. 
Doktor bir süre konuşmadan dinledi, cebinden çıkardığı defterini notlar aldı ve tebessümle ayrıldı dükkândan. Gün boyu dükkâna uğrayan herkes benzer bir şekilde karşılandı. Kimi alışıktı bu duruma kimi bir daha bu dükkâna gelmek mi, tövbe… diyerek ayrıldı. Önünde bir defter vardı ara sıra bir şeyler karaladığı. Akşam karanlığı çökmeye başladığında defterine bir cümle yazdı “Bugün hayatımın en garip günüydü. Bazılarının hayal bile edemeyeceği bir şey yaşadım." Anlamsızca bu defter sayfasını kopardı ve ikiye katladı. Raflar arasında dolaşırken diğerlerinden farklı bir kitap gözüne ilişti. Büyük bir istekle alıp bir türlü sonunu getiremediği kitaplardan biriydi bu. Kitabı biraz karıştırdı ve rastgele bir sayfaya elindeki kâğıt parçasını koyarak kitabı kolunun altına aldı, dükkândan dışarıya çıktı. 

21 Şubat 2026 Cumartesi

ADALET

Gamze Sena Kuyucu

Adalet… ne kadar da kolay bir kelime gibi görünüyor. İnsanlar günlük hayatta kullanıyor ama asıl anlamını kimse bilmiyor. Neden? Neden kimse bilmiyor anlamını? Eğer insanlar adalet kelimesinin anlamını bilseydi bu dünya böyle olmazdı. Belki daha barışçıl olurdu orasını bilmiyorum ama böyle olmazdı.

 Adalet demek insana hak ettiği gibi davranmak demek. İnsanın gerçek yüzünü görüp ona göre hareket etmek demek. Kısasa kısas gibi. Benziyor aslında. Adalet için empati gerekir. Karşındakinin ne yaşadığını anlayacaksın ki ona adil davranasın. Adalet sadece karşındakine hak ettiği gibi davranmak değildir. Kendine de bir sınır tanımandır adalet. İnsanın fıtratında vardır bencillik. Adalet ise o bencilliği susturmaya denir.

Herkes adaletsizlikten şikayetçi öğrenci öğretmenlerin adil olmadığını, öğretmen müdürün adil olmadığını, müdür de bakanlığın adil olmadığını söylüyor. Dağdaki çobanda hayatın adil olmadığını söylüyor saraylarda yaşayanlarda. Yüzyıl yaşayanlarda adaletten bahsediyor on gün yaşayanlarda. Hiç kimse adil bir dünyada olduğumuzu düşünmüyor ve türküler, şarkılar, şiirler zulmün adaletsizliğini anlatılıyor.

Gerçekten böyle mi? Adaletsizlik her yerde var mı? Bence var çünkü adaleti sağlamak zannedildiği kadar kolay bir iş değil. Adalet rakamlarla, verilerle, istatistiklerle sağlanabilecek bir şey değildir.

Adalet her şeyden önce ruhun, vicdanın ve kalbin şikâyet etmediği bahçelerde yeşeren bir çiçektir. Adalet zalimlerin korktuğu, istemediği, kaçtığı bir savaştır; gariplerin, kimsesizlerin, yoksulların beklediği kahramandır.

Adalet dünya var olduğundan beri hem aranan hem de ulaşılmayan bir iksir, zaman zaman yaklaşılan ancak sahip olunamayan bir büyü, hep aradığımız ve çok az rastladığımız bir rüyadır. 

GERÇEKLER ACI MI?


Gamze Sena Kuyucu

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Gerçekler insanı olgunlaştırırmış, gerçekler insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürürmüş. Bence gerçek böyle bir kelime değil veya böyle bir kelimeyi asla çağrıştırmıyor. Gerçek, insana olmak istediği şekilde görünür. Bir insan iyimser olunca iyi görür her şeyi. Kötümser insanlar ise kötü. Gerçek herkesin düşüncesine bağlı bir kavramdır. Küçük bir çocuk ejderhaya gerçek der, yetişkin bir insan ise yalanlara. Gerçek acı bir kelime değildir ya da acı çağrıştıran bir kelime. Gerçek insanın zihnindeki bir düşünceden ibarettir. Ama herkes bu düşünceye gerçek der ve kendini inandırır. Oysaki gerçek apayrı bir kavramdır. Yaşadığımız bu dünya gerçek değil belki. Yediğimiz yiyecekler, elimize aldığımız eşyalar… Gerçek, kimsenin kanıtlayamayacağı bir kelimedir.

Gerçeklere acı diyorlar ya o zaman yalan tatlı olmalıdır. Yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmalıdır. Peki öyle mi? Hayır, yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmıyor. Asıl yalan acıdır. Yalan insanı olgunlaştırır, yalan insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürür. Yalanı söylemek, dile getirmek kolaydır. Ama gerçekleri herkes dile getiremez. Herkesin gerçeği kendine göre değişir. Bazen bizim için gerçek olan bir şey bir başkası için yalan ya da hayal olabilir. Gerçekler zamana, topluma göre de değişebilir. Mesela orta çağda yaşamış bir büyücünün gerçeği ile günümüzde bir bilim insanının gerçek algısı farklıdır.  

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Ama ben tatlı yalanlardansa acı gerçeklere inanırım.