23 Ekim 2025 Perşembe
EFSANE ŞAİR
SONUCU OLMAYAN ARAYIŞ
BİR BAŞLAYAMAMA SORUNSALI
22 Ekim 2025 Çarşamba
BEKLENMEDİK TANIŞMA
İKİNCİ DOĞUM GÜNÜ
Hazırlanıp okula gitmek için yola koyuldu. Sabahın serinliği yüzüne vurduğunda biraz kendine gelir gibi oldu. Geç kalmamak için adımlarını hızlandırarak yoluna devam ettiğinde henüz birkaç esnaf kepenklerini açıp müşterilerini beklemeye başlamıştı. Okula doğru yürürken içinde bir his vardı. Bugün diğer günlerden farklı olacaktı. Ne farkı olacak bilmiyordu, bu his içine nereden doğdu bilmiyordu ama farklı olacaktı, bunu biliyordu.
Okula girdiğinde her zamanki kalabalık onu karşıladı. Onlarca öğrencinin arasından bir hayalet gibi geçip sınıfına gittiğinde ders başlamak üzereydi. Birkaç dakika başını masasına koydu. Daha sonra öğretmen sınıfa girip öğrencileri selamladıktan sonra derse başladı. Öğretmenin sesi bir uğultu gibi kulaklarında yankılandı, defterine yazdığı cümleler yarım kaldı, göz kapakları gözlerini örtmek için mücadele vermeye devam etti. Her şeye rağmen anlamaya çalışıyordu fakat nafile. Gözleri yavaşça camdan dışarı kaydığında bir çocuk gördü. Okuldan biri olamazdı, ders saatinde dışarıda işi neydi? Dışarıdan biri olsa okul bahçesinde ne arıyordu? Belki bir akrabasını falan ziyarete gelmiştir diye düşünürken dakikalar birbirini kovalamış, zil çalmıştı. Öğretmen sınıftan çıktıktan sonra biraz daha çocuğu izledi. Hareketleri biraz farklıydı. En sonunda merakına yenik düştü ve onunla tanışmak için bahçeye indi.
Çocuğun yanına gittiğinde çocuk sanki eski dostunu görmüş gibi samimi bir gülümsemeyle onu karşıladı. Tanıştılar, uzun uzun sohbet ettiler. Sanki uzun zamandır tanışıyorlarmış gibi… Ve zil çaldığında çocuk son olarak şunu söyledi:
-Monotonluk içinde kaybolan, kendi hikâyesini yazamaz.
Ne dediğini anlamamıştı fakat çocuk gözden kaybolmuştu bile. Bu kelimeler kafasının içinde dönüp duruyordu. Neden aniden ona böyle bir şey demişti, neden bir açıklama yoktu ve nasıl aniden gözden kaybolmuştu? Bunları düşünerek sınıfına ulaştı. Bu sözleri düşünmeye devam etti. Anlayamıyordu, ne demek istemişti? Düşündü, düşündü, düşündü… Sonunda bulmuştu. Kelimeleri tek tek düşünmüş, ince elemiş, sık dokumuş ve bulmuştu. Yani bugün olduğu gibi artık birbirinden farkı kalmayan günlerde kaybolursa diğer insanlardan onu ayıran özelliği ne olacaktı? Demek ki bir şeyler yapmalıydı. Kendi olabileceği, kendini diğer insanlardan ayırabileceği bir şeyler… “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.” demişti Peygamber de bir hadiste.
Belki de bu çocuk tamamen uykusuzluk yüzünden gördüğü bir hayaldi. Bunu bilmiyordu fakat bildiği bir şey vardı; bundan sonra başkalarının onun için çizdiği rutinin dışına çıkacaktı. Kendi hikâyesini başkalarının kalemiyle değil kendi kalemiyle yazacaktı, kendi hikâyesini kendi sesinden duyacaktı.
Tam da hissettiği gibi olmuştu. Bugün diğer günlerden farklıydı. Hem de çok farklı. Bugün onun yeni doğum günüydü. Bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı çünkü artık anladı ki aslında hiçbir gün aynı değildi, her günün kendine has, anlatılmayı bekleyen hikâyeleri vardı ve o, bu hikâyeleri iliklerine kadar yaşayıp belki de başkalarına anlatacaktı. Bugün bir söz verdi kendine, kendini geliştirmeye dair. Ve bilinmeyen çocuğun söylediği söz, her zaman onun ilham kaynağı oldu.
21 Ekim 2025 Salı
DEĞİŞİK KIŞ
19 Ekim 2025 Pazar
GEMİLERLE GELEN UMUT
Ben Fatıma.
Gazzeliyim.
On yaşındayım ama kalbim kırk yaşında.
Bedenim yaşıyor ama ruhum öldü.
Okula gitmiyorum çünkü okulum yok.
Bombalar okulla beraber geleceğimizi de yıktı.
Oyun oynamıyorum çünkü arkadaşım yok.
Yine bombalar onları bizden aldı.
Ramazan değil ama oruç tutuyorum.
Yemek olmayınca kendimi böyle avutuyorum.,
Namaz kılıyorum ama vakti bilmiyorum.
Ezan okunmadığından güneşe bakıyorum.
Camiye gitmek istesem de gidemiyorum.
Yıkılmamış cami bulamıyorum.
Ben bunları yaşarken, dünyada neler oluyor?
Bu hapishanenin dışında, insanlar nasıl yaşıyor?
Bizi umursamayıp, rahatça mı yaşıyorlar?
Haberleri izleyip, ah, vah mı ediyorlar?
Sonra hiçbir şey yokmuş gibi, katili mi destekliyorlar?
Yoksa vicdanlarını mı dinliyorlar?
Söylemekle kalmayıp, elinden geleni yapmayı mı deniyorlar?
Bizim de insan olduğumuzu, haklarımızın olduğunu
Biliyorlar mı? Bilmiyorlar mı?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var.
Hepsi olmasa da iyi insanlar var.
Elinden geleni yapan, harekete geçen insanlar.
Bizim için gemilerle geliyorlar.
Bize umut veriyor, yalnız bırakmıyorlar.
Diğerleri gibi üç maymunu oynamıyorlar.
Onlar olmasa da Allah var.
Yalnız olanlar susanlar.
Bildiğim bir şey var: Yalnız değiliz.
TERS OKUL
Rukiye Tokgöz
I. Bölüm
Şevket Hoptik Ortaokulu’na hoş geldiniz. Burası benim okulum. Hiçbir farklı özelliği yok. Sadece sıradan bir okul. Her okul gibi bizim okulun da bir hayvanat bahçesi var. Gerçi bu normal bir şey olduğu için kimsenin ilgisini çekmiyor ama olsun, bu da gayet normal. Merdivenleri sadece yukarı çıkmak için kullanıyoruz, aşağı inmek için kaydıraklar ve her kaydırağın altında top havuzları var. Dağılan topları toplamak için görevliler de var. Okul formamız ayıcıklı pijama ve beden eğitimi derslerinde takım elbise giymek zorunlu. Hafta içi okula gitmiyoruz, hafta sonu gidiyoruz. Yani iki gün okul, beş gün tatil yapıyoruz. Okul saat 13.00’te başlayıp 17.00’de bitiyor. Her gün 4 ders işliyoruz. İlk gün okul çıkışında ve son gün girişte İstiklal Marşı okuyoruz. Hocalar dört dersin ikisinde oyun oynatıyor ve ödev vermek yasak. Evde ders çalıştığımda annem kızıp oyun oynamamı söylüyor oysaki ders çalışmak çok daha zevkli. İyi bir öğrenci olabilmek için oyun oynamayı bırakmamalıymışım. Hocalar derse parti şapkası gibi şeyler takarak renkli parti kıyafetleriyle geliyorlar. Ciddi ve şık görünen kıyafetler giymeleri yasak. Minderlerin üzerinde yuvarlanarak güle oynaya ders işliyoruz. Gerçi bunları size niye anlattım ki sanki? Normal bir okul burası, anlatılacak bir yanı yok. Bunlar herkesin bildiği şeyler.
Size asıl anlatmam gerekenler bunlar değil, birkaç ay önce yaşadıklarımız. Her şey gayet normaldi, normal bir okul hayatı yaşıyorduk; ta ki o güne kadar.
Günlerden pazartesiydi. Tatilin ilk gününün nasıl hissettirdiğini bilirsiniz; can sıkıntısından yerinde duramazsınız, zaten 7’de kalkmışsınızdır, önünüzdeki beş günün nasıl geçeceğini kara kara düşünürsünüz. Ben de tam olarak bu haldeydim. Saat 12’de, sınıf grubundan bir mesaj geldi. Hoca; ders başlayalı 4 saat olduğunu ve hâlâ kimsenin gelmediğini, geç kaldığımız için hepimizi disipline vereceğini, hemen okula gelmemiz gerektiğini söylüyordu. Okula gitmek işime gelirdi tabii ama bu mesajda normal olan hiçbir şey yoktu. Bir kere, bugün günlerden pazartesiydi ve doğal olarak okul yoktu. Nasıl ders başlamış olabilirdi ki? Bugün okul olsa bile ders daha başlamamış olurdu. Bizim derslerimiz 13.00’te başlıyordu, 08.00’de değil. Diyelim ki bugün okul vardı ve dersler 8’de başlıyordu; geç kalmamız hoca için bir disiplin suçu olmamalıydı, aksine geç kalmamıza göz yummalıydı çünkü normal olan geç kalmamızdı. Ayrıca geç de kalsak hocanın okula gelmemiz için bizi zorlamaya hakkı yoktu, böyle bir şey yaparsa okuldan atılırdı. Çok ama çok tuhaf bir durumdu bu. Ama ne kadar tuhaf bir durum olursa olsun mutlaka okula gitmeliydim. Hem belki de kafamdaki sorulara orada bir cevap bulurdum. Bu düşünceyle hemen ayıcıklı pijamamı giydim, pazar arabamı aldım ve evden çıktım. Tüm öğrenciler benim gibi düşünmüş olacak ki herkes okuldaydı. Ama bugün daha çok şeye şaşıracağımızı bilmiyorduk.
II. Bölüm
Okula gittiğimizde en büyük şoklarımızdan birini yaşadık. Hocalar içeri girmemize izin vermediler ve İstiklal Marşı okumak için sıraya geçmemizi istediler. Neler oluyordu? Biz İstiklal Marşı’nı okulun ilk günü çıkışta okurduk. Bugünün okulun ilk günü olduğunu varsaysak bile mantıksız olurdu. Yine de itiraz etmeden sıraya geçtik. Müdür “Rahat” dedi. Biz “Hazır ol” demesini beklerken konuşmaya başladı. En az 15 dakika boyunca konuştu. Aslında anlatmak istedikleri birkaç cümleden ibaretti: Formalarımıza kızmış ve formanın da beden kıyafetinin de değiştirileceğini söylemişti -ki bu çok saçmaydı çünkü formayı belirleyen oydu- derse en fazla iki dakika geç kalabileceğimizi, bugünkü gibi dört saat geç kalma gibi bir durum olursa okuldan atılacağımızı; okulun beş gün olduğunu ve pazartesi girişte ve cuma çıkışta İstiklal Marşı okunduğunu, derslerin 08.00’den 16.00’ya kadar sürdüğünü hatırlatmak istediğini söylemişti. Bu kadar kısa şeyleri söylemek bu kadar uzun sürmemeliydi. Zaten konuşma yapması yeterince tuhaf değilmiş gibi bir de elimizde pazar arabasıyla 15 dakika bekletmişti bizi. Söyledikleri de çok saçma şeylerdi. En basitinden okul beş gün değil, iki gündü. Hem “Hatırlatmak isterim.” cümlesi de neyin nesiydi? Sanki her zaman bunlar böyleymiş gibi konuşmuştu. Yine de okula girdik ve bence en büyük şokumuzu yaşadık. Kaydıraklar ve top havuzları kaldırılmış, yerine merdiven konulmuştu. Bir anlığına merdivenler gözüme çok uzun göründü. Zoraki merdivenlerden çıktık. Sınıftaki minderlerde yuvarlanmayı hayal ederken bizi karşılayan görüntü, düzenli bir şekilde dizilmiş sıralar oldu. Bu sıralar çok sertti ve iki kişi bir sıraya oturmak zorundaydık. Çanta asmak için yapılan askılar ise pazar arabalarımız için hiç uygun değildi. Derken hoca sınıfa girdi. Takım elbise giyiyordu ve üzerinde öğretmen önlüğü vardı. Yüzü sirke satıyordu. Oysa biz bu hocayı en renkli, eğlenceli hocalardan biri olarak bilirdik. Daha biz buna şaşıramadan hoca tekdüze bir sesle konuşmaya başladı. Artık pazar arabası değil, sırt çantası getirecektik. Ders kitapları dağıtılacak, ders kitabı olan her ders için defter alınacaktı. Her dersten en az 4 test kitabı bitirilecek, günde 200 paragraf sorusu çözülecekti. Ek olarak hocalar da ödev verecekti. Okul çıkışlarında da 1 saat kursa kalacaktık. Az kalsın şaşkınlıktan çığlık atacaktım. Nasıl böyle bir şey olabilirdi? Bir günde nasıl her şey tersine dönüp kurallar çok katı olabilirdi? Acaba herkes gerçeğin tam tersini söyleme oyunu mu oynuyordu? Yoksa bunların hepsi bir şaka mıydı? Emin olmak için tarihe baktım; hayır, 1 Nisan değildi. Sonunda ders bitti ve teneffüse girdik. Okuldaki tüm öğrenciler şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Anlaşılan bu durum herkesin sinirlerini bozmuştu. Tam bu konu hakkında konuşacaktık ki zil çaldı. Teneffüs nasıl bu kadar kısa olabilirdi? Dersler dersleri kovaladı ama zaman geçmek bilmedi. Dersler o kadar sıkıcı ve zordu ki ağlayanlar bile oldu. Anlaşılan her şey tersine dönmüştü. Artık okul bizim için hapishaneden farksızdı. Sonunda gün bitti ve eve döndüm. Annem günümün nasıl geçtiğini sorduğunda tüm yaşadıklarımı anlattım. Sözlerim bittiğinde yüzünde hüzünlü bir tebessümle:
-8. sınıfa hoş geldin, dedi.