12 Mart 2024 Salı

ÜÇ


Eymen Arda Aydemir

 
Herkes bir şey yapacaksa bunu güce bağlar
Ama atlarlar üç şeyi
Zekadır birincisi
Verimli kullanılır kası kemiği
Cesaret ikincisi
O olmazsa diğerleri neye yarar ki
Kontrol üçüncünün ismi
Kontrol edemezsen biter hepsi

SAAT


Ahmet Kerem Şahin

 
Bozuk bir saat gibiyim bazen
Duvar yerine
Bakışlarının boşluğuna asılmış
İstasyonlarda bekleyenlerin
Hastanelerde bekleyenlerin
Teneffüs bekleyenlerin
İftar bekleyenlerin

(2 Ramazan 2024)

ZİNCİR

 Ezgi Budak

Su boğmayacaksa yüzmenin ne anlamı var?
Spor mu, ulaşım mı? Hepsi iş değil mi sonuçta? Kendine göre zorluğu olmayan iş zaten bitmiştir.
Eğer “iş becermek” istiyorsanız zorluğundan yakınmak tembellik etmektir…
Ateş yakmayacaksa mangal yapmanın ne anlamı var? Sonuçta etleri yakma olasılığın yoksa aşçılar ne güne duruyor?
Eğer zorluk diye bir şey olmayacaksa “yetenekler de” olmaz. Yetenekler olmazsa da farklılıklar… Ne de olsa farklılıklar insanların zorluklarla nasıl baş ettikleriyle ilgilidir.
Her şey nasıl da bağlı birbirine.
Zincir koparsa insanlık çöker. Belki bu sayede dünya da yenilenmeye fırsat bulur. Ne dersiniz? Fark etmek birçok şeyi değiştirebilir ve değişim bir ilaç gibi iyileştirebilir bizleri.

ÖNCEKİ SALILARA BENZEMEYEN BİR SALI

 Ahmet Kerem Şahin, Eymen Arda Aydemir, Elvin Erva Koçyiğit

 
Akşamın nasıl geldiğinin farkında değildi. Günlerden salıydı ama Cuma kadar yorulmuştu. Keşke Cuma olsaydı ve yarın hiçbir şey yapmadan, perdeleri kapatarak akşama kadar uyusaydı. Uyumak… Ne güzel bir kelimeydi ama yıllardır doya doya uyumaya hasretti. Cumartesi, Pazar, ara tatil, yaz tatili… Hiçbiri doyasıya uyumaya yeten bir fırsat sunmamıştı kendine. Günlerden salıydı. Akşam gelmişti gelmesine ama herkes akşam olunca evine gider, yemeğini yer, dinlenirken o ancak gece yarısı evine gidebiliyordu. Şikâyet etmeye hakkı yoktu bu ışıltısız hayatı kendisi seçmişti. Onu birtakım testlere tabi tutmuşlar, sınavlardan geçirmişler ve sonunda aydınlık bir gelecek vaadi ile bir programa dâhil etmişlerdi. Bu program bittiğinde artık dünya üzerindeki sayılı seçilmiş kişilerden biri olacaktı. Başlangıçta her şey güzeldi. O seçilmişliği yaşıyordu. Arkadaşlarıyla da uyum içindeydi ancak zaman geçtikçe seçilmemişlerin hayatı ona daha cazip gelmeye başlamıştı. Hayatını yorucu hale getiren şeylerden sadece birisiydi bu.
Kafasının içinde bu düşünceler dolaşırken kendini sistem binasının önünde buldu. Binanın içinde kendi gibi arkadaşları vardı ve kimse kimseye selam vermiyordu. Kimse kimsenin farkında da değildi. Sadece dolaşıyordu insanlar. Her zamanki odasına geçti ancak her zaman olmayan bir şey oldu. Odasında Tepegöz oturmuş Dede Korkut’la Yüzüklerin Efendisi’nin dedikodusunu yapıyordu. Bir süre kulak misafiri oldu. Lafı bölmemek için dışarı çıktı, bahçede dolaştı ve gördüklerinin bir hayal olduğuna karar verdi. Daha az çalışmalıydı. Böyle giderse daha neler neler görürüm, dedi içinden. Sistem binasının etrafında bir tur atıp yeniden odasına girmeye karar verdi. Tam odasının önünden geçerken pencereden içeriye baktı halen odasında Tepegöz oturmuş Dede Korkut’la Yüzüklerin Efendisi’nin dedikodusunu yapıyordu.
Bu kez biraz ürkerek girdi içeriye. Aslında birilerine durumu haber vermek istedi ancak kendisiyle alay edilmesinden korktu. Birkaç fotoğraf alıp bunu basına verebilirdi ama bu gerçek miydi ki? İçeriye girdiğinde bu kez Dede Korkut ona dönerek:
-Beyim hangi obadansın, Oğuz’un hangi boyundansın? Yüzyıllardır destan söylerim, efsane anlatırım seni buralarda hiç görmedim. Oğulcuğum kimlerdensin, dedi.
Bu esnada kapı gürültüyle açıldı ve Deli Dumrul nefes nefese içeri girdi, kendisini işaret ederek:
-Bre yiğit senin bana borcun var mıdır? Buraya gelirken hangi köprüden geçtin? Benim köprümden geçtinse 30 akçe borcun vardır, geçmedinse bir dayak ve 40 akçe borcun vardır, dedi.
Yaşadıkları artık ona normal gibi geliyordu. Düşündü. Bir köprüden geçmişti fakat bu Deli Dumrul’un değildi. Deli Dumrul’a yönelerek:
-Senin köprüden istesem de geçemem, benim atlar senin köprüyü yıkar Beyim, dedi. Deli Dumrul, dellendi. Üzerine doğru yürümeye başladı. O esnada Tepegöz araya girmeye hazırlanıyordu. Dede Korkut ise biraz endişeli gözlerle olanları seyrediyor bir yandan da:
-Gençler, size yakışıyor mu, diye müdahale etmeye çalışıyordu. O sırada zil sesini duydu. Zil sesi yaklaştıkça Deli Dumrul, Dede Korkut, Tepegöz dalgalanmaya başladılar. Birkaç sallantıdan sonra ortan kayboldular. Günlerden salıydı ama önceki salılara hiç benzemiyordu.

9 Mart 2024 Cumartesi

BİR KURTULUŞ HİKAYESİ

    Emir Aras İmirhan, Yusuf Çağrı Ekici, Emir Subaşı

 
    Bütün dünyada bir kedi sevgisi hastalığı başlamış, çocuklar, gençler yaşlılar herkes ama herkes evinde, mahallesinde gördüğü kediyi seviyor, besliyordu. Kimsenin aklına kedilerin sinsi planı gelmiyordu. Kediler için yüzyıllardır bekledikleri fırsat doğmuştu. Artık kimse köpekleri sevmiyor, kuşlara bakmıyor herkes yalnızca kedileri seviyordu. Bazıları annesinden, babasından, kardeşinden çok kedisiyle vakit geçiriyordu. Kedilerin evcilleştirildiğini sanıyorlardı ama kediler insanları kedileştiriyordu. Kediler gibi nankör, kediler gibi mızmız ve tembel insanlar çoğalmıştı. Evlerde tıpkı kediler gibi uzanıp yatan çocuklar türemişti. Yalnızca mama vakti kalkıp, kumuna işeyen ve sonra yeniden horul horul uyuyan çocuklar. İnsanlar normal konuşmayı unutmaya başladıklarının farkında değillerdi. Konuşmaları artık miyavlamayı hatırlatıyordu. Bazıları kedilerinin konuştuğunu zannediyor bununla ilgili videolar çekiyor ve paylaşıyordu ama gerçek tam tersiydi. İnsanlar miyavlamaya yakın anlaşır hale gelmişti. Tıpkı kediler gibi insanlar da birbirlerinden hazzetmiyor, bölgelerine başkaları girdiğinde agresif tavırlar sergiliyorlardı.
    Yalnızca bu kadar olsa yine iyiydi fakat insanlar kedileri sevdikçe kuşları yiyecek olarak görüyor, köpeklerden korkuyla karışık bir nefret duyuyorlardı. Ayrıca şehirlerde balık satışları da tavan yapmıştı.
Dünyanın bu gidişatından en çok rahatsız olanlar kuşlar ve köpeklerdi. Kuşlar, zaten çoğunlukla doğada yaşıyorlardı ancak köpekler bin yıllardır hizmet ettikleri, sadakat gösterdikleri insanların nasıl bu hale geldiklerini anlamıyorlardı. Sonunda insanlığın sadık dostu, koruyucusu köpekler birer ikişer şehirlerden ayrılarak yeniden doğaya dönmeye başladılar. Dağlarda, ormanlarda kendi cinsleriyle karşılaşan köpeklerin hepsinin gözlemi aynı yöndeydi. Kediler dünyayı ele geçirmek üzerelerdi ve insanlardan sonra dünyadan kaldırmayı düşündükleri canlılar ihtimal köpeklerdi.
    Günlerce içinde bulundukları durumu şehirlerden uzaklarda değerlendiren köpekler sonunda büyük bir mücadele için karar verdiler ve K.İ.T.Y (Kedi İmha ve Toplama Yönetimi) adlı teşkilatı kurarak yeniden insanların yanlarına dönmeye başladılar. K.İ.T.Y’nin kuruluş amaçları şöyleydi:
    1- Son yıllarda değişen kedi tavırlarını ve niyetlerini anlamak.
    2- Kedilerin içinden bazılarını kendileriyle çalışmaya ikna etmek gerekirse zorlamak.
    3- Kedilerin insan davranışlarındaki etkilerini anlamak.
    4- Dünyayı yeniden eski günlerine döndürerek gerekirse dünyayı kedi türünden arındırmak.
    Kendi aralarında gizlilik anlaşması ve görev dağılımı yapan köpekler kedilerin dikkatini çekmeden yeniden şehirlere inmeye başladılar. İşleri çok zordu çünkü onlar doğadayken kediler, insanları iyice yoldan çıkarmışlardı.
    Köpeklerden biri takip ettiği kedilerden birinin davranışlarında gariplikler sezmişti. Kedi, insanların yanındayken normal bir kedi gibi davranıyor ancak dışarıya çıktığında adeta farklı bir yaratığa dönüyor ve tuhaflıklar sergiliyordu. Birkaç gün bu kediyi takip eden köpek sonunda teknolojik bir üssün önünde onlarca kediyi gördü. Bu üs dünya dışı yaratıklar tarafından yönetiliyordu ve bazı kediler de aslında bu yaratıklara çalışıyordu. Durumu diğer köpeklere haber vermek için bir toplantı talep etti. Toplantıda söylenen şeyler hep birbirinin aynısıydı. Aslında dünyayı istila eden, insanları yöneten kediler değil de kedileri de yöneten dünya dışı yaratıklardı. Köpeklerin işi iyice zorlaşmıştı. Mutlaka kendilerine yeni yardımcılar bulmaları gerekiyordu. Bunun için kuşlardan yardım almak gerektiğinde hemfikir oldular. Önce evcil kuşlardan başlamak gerekiyordu. Kedilerin tavırlarından zaten muhabbet kuşları, papağanlar, güvercinler ve kanaryalar da rahatsızdı. Önce onlara K.İ.T.Y’nin varlığından ve çalışma şartlarından bahsetti köpekler. Hepsi de birlikte çalışmayı kabul etti fakat bu kuşlar çelimsiz ve güçsüz olduklarından diğer kuşlara da durumu anlatmak gerekliliği oluşmuştu. Bir süre sonra yerde köpekler gökte tüm kuşlar kedileri ablukaya almışlardı.
    Dünya dışı yaratıklar ise bu esnada planlarının deşifre olduğunun farkına vardılar ve köpeklerle, kuşlarla büyük bir mücadele planı yaptılar. Kedilerin bir kısmı doğal kediydi, normal davranıyordu. K.İ.T.Y mensupları doğal kedilere ulaştığında facianın daha büyük olduğunu anladı çünkü bu kediler köle gibi, rehine gibi zorla çalıştırılıyorlardı. Hatta bazı kediler sahiplerine bir şeyler anlatmaya çalışmış fakat hayvan barınağına bırakılmışlar ve yerine diğer kedilerden bırakılmıştı.
Yeteri kadar doğal kediyle irtibat kuran K.İ.T.Y, dünya dışı yaratıkların üslerine tüm kedilerin giriş hakkı olduğunu öğrendiğinde büyük bir planı yürürlüğe koydu. Tıpkı bu yaratıkların insanlığı adım adım ele geçirme çabası gibi köpekler de adım adım üsse sızacak bir yandan da kuşlardan destek alacaklardı.
    Daha fazla zaman kaybetmek anlamsızdı. Kısa sürede üssün tüm krokisi ve kritik bölümleri K.İ.T.Y’nin eline geçti ve şafakla beraber taarruz kararı aldılar. Kuşlar önce etrafı kolaçan etti, ardından doğal kediler üsse birer ikişer girmeye başladı. En son köpekler uluyarak ve sert sesler çıkararak üsse saldırdı. Dünya dışı yaratıkların karşılık verecek vakitleri yoktu. Üs, bir anda sesler çıkarmaya başladı. Büyük bir patlamanın ardından üssün çekirdek bölümü ışıklar saçarak havalanmaya başladı. Cisim uzaklaştıkça doğal olmayan kedilerin önce tüyleri dökülüyordu sonra cızırtıyla küle dönüşüyorlardı.
Dünya kurtulmuştu ama insanların doğal hallerine dönmeleri için hayvanların onlara doğal davranışları hatırlatmaları gerekiyordu.
    Uzun, yorucu bir mücadele geride kalmıştı. Görevini tamamlayan K.İ.T.Y’nin artık dağıtılması gerekiyordu fakat bu kez de köpeklerin içinde değişik davranışlar sergileyenler başlamıştı.

YAĞMUR

 Emir Baran İpek, Zehra Yıldırım

    Otobüs gecenin karanlığında yavaş yavaş ilerliyordu. Arada bir karşı yoldan gelen araçların ışığı otobüsün içini kısa süreliğine aydınlatıyor sonra yeniden otobüs karanlığa bürünüyordu. Gözlerini açtı, ön koltuklar boş görünüyordu. Yan koltuk da boştu. Geriye döndü ve baktı. Arka koltuklar da boştu. Kocaman otobüste tek başına kalmıştı. Yolculuğun nereye olduğunu bilmiyordu. Susamıştı, acıkmıştı da ama dinlenmiş gibiydi. Ayaklarının şiştiğini ve ayakkabının dar geldiğini hissetti. Su istemek için muavini aradı gözleri fakat ortalıkta o da görünmüyordu. Otobüs iyice yavaşlamış ve ana yol üzerinden ayrılmıştı. Mola verileceğini düşündü. Bir mola iyi gelirdi gecenin bu saatinde. Hava almaya da ihtiyacı vardı. Otobüs nihayet durdu ve kapılar açıldı.
    Kendini dışarıya hızla attı ve bir şeyler yemek için tesisin içine daldı ancak kimseler yoktu içerde. Sağda solda başka araç da yoktu. Masalar, sandalyeler boştu. Her yerin ışığı yanıyordu. İçeriye girerken gördüğü çeşme geldi aklına. Dışarıya tekrar çıktı ve çeşmeden su içmek istedi. Musluğu çevirdiğinde gıcırtıya benzeyen bir ses duydu. Musluktan önce bir hava sesi geldi ancak su gelmedi. İn cin top oynuyor dedikleri yerler buna benzer yerlerdi galiba. Aklı bir türlü almıyordu burada yaşadıklarını. İnsanlardan umudunu kesmişti ama en azından bir kedi, köpek, ağaç dallarında tünemiş bir kuş bile yok gibiydi. Zaman durmuş gibiydi ya da siyah beyaz bir resmin içine düşmüş gibiydi. Kendisinden başka her şey hareketsizdi. Başını göğe kaldırdı. Yıldızları, ayı aradı. Görünmüyordu hiçbiri. Simsiyah bulutlar vardı hareket etmeyen. Otobüse dönmekten başka çaresi kalmamıştı. Otobüse doğru yöneldiğinde otobüsün yerinde olmadığını fark etti. Bir rüya mıydı bu? Belki de şu anda evinde yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Bunun bir rüya olup olmadığını anlamak için kendi yüzüne bir tokat attı. Acısını derinden hissedince rüyada olmadığını anladı. Peki, bu otobüse ne zaman binmişti, nereye gidiyordu? Üzerindeki giysilere baktı, bir başkasının giysileri gibi emanet duruyordu üzerinde üstelik hayli büyüktü de. Yürümekten başka çaresi kalmamıştı. İlerde şehrin ışıkları görünüyordu. Yolda bir araç görür şehre kadar götürür, düşüncesiyle yeniden anayola çıktı. Anayola adım atar atmaz yüzüne düşen yağmur damlası ile irkildi. İşin sonunda ıslanmak da vardı fakat ıslanmayı, yağmurda yürümeyi, yağmurda şarkı söylemeyi severdi. Işıklara doğru yöneldi, ellerini ceplerine koydu, yakasını kaldırdı ve yürümeye başladı. Attığı her adımda yağmur biraz daha hızlanıyordu. Arada geriye dönüp bakıyor ancak gelip geçen bir araç görmüyordu. Son kez geriye dönüp baktığında olduğu yerde kaldı. Az önce ayrıldığı yer ortadan kaybolmuştu.
    Geceydi, karanlıktı, kimsecikler yoktu, yağmur yağıyordu ve önünde uzun sayılabilecek bir yol vardı. Yürümeye devam etti. Zihninde bir şarkı aradı karanlığa ve yağmura söyleyeceği. Hatırlayamadı. Oysa ne çok şarkı bilirdi, türkü bilirdi. Hatırlayamadı.
    Kaç dakika olmuştu yürümeye başlayalı, yoksa kaç saat mi? Belki de günlerdir yürüyordu. Siyah bulutlar tepesinden ayrılmıyordu. Rüzgar yoktu, ses yoktu. Sanki yola düşen yağmur damlaları tam asfalta değecekken ortadan kayboluyor ya da yavaşlıyordu çünkü yağmurun da sesi yoktu. Bu sessizlik onu çıldırtacak gibiydi. Bir şarkı bulmalıydı söylemek için geceye, yağmura, yola…
    Şehre bir türlü ulaşamıyordu. Ayaklarının altındaki yol bir yürüme bandı gibi hep aynı yerde tutuyordu onu. Daha fazla dayanamayıp koşmaya başladı. Koştukça yağmur hızlandı, hızlandı, hızlandı. Şehir bir türlü yaklaşmadı. Hiçbir araç geçmedi yanından. Bulutlar yerinden oynamadı.
    Kan ter içinde kalmıştı. Adımları artık kendini taşıyamıyordu. Önce durdu, sonra oturdu yola, sonra sırt üstü uzandı. Göğe baktı. Yağmur damlaları üzerine üzerine düşüyordu. O sırada yağmurun ritminden bir şarkı gelmeye başladı zihnine. Sözlerini hatırlamaya başladı bu şarkının. Gözlerini kapattı ve şarkıyı mırıldanmaya başladı.
    Gözlerini açtı. Otobüs gecenin karanlığında yavaş yavaş ilerliyordu. Arada bir karşı yoldan gelen araçların ışığı otobüsün içini kısa süreliğine aydınlatıyor sonra yeniden otobüs karanlığa bürünüyordu.

RAMAZAN MANİLERİ

 



Eymen Akif Şahin

Ramazan geldi hoş geldi
Minareye kuş geldi
Eğer oruç tutmazsan
On bir ayın boş geldi


Top patlar iftar olur
Dünya bize dar olur
Eğer oruç tutmazsan
Bayram sana zor olur

BİR ÇOCUKLUK SABAHI

Alp Mete Akbaş


Bir çocukluk sabahı
Küçük bir ilçenin ortasında
Karın soğuğunda
Çocuktum

O ilçenin sabahı
Çocukluğumun anısı
Ben özlerim yine
O buz gibi sabahı