21 Aralık 2024 Cumartesi

MAVİ

Doğa Uzunpınar


Mavi nedir ki
Gökyüzünün rengi mi
Denizin güzelliği mi
Yoksa hayatın kendisi mi

Güzel bir renk mi mavi
Neyi temsil eder
Bir kuşu mu, yoksa beni mi
Belki de sonsuzluğun ta kendisi

Mavi bayrak olur mu
Veya bir kuğu
Belki bir umut
Belki de mutsuzluktu

Neyi temsil eder mavi
Hüznü mü, gökyüzünü mü
Yoksa bir gölü mü
Bana göre hayattaki her şeyi

Mavi, diyorum
Herkesin hayatında en az bir tane olmalı

SARIMSAK


BESTE KAYAŞEYMA ATEŞ

Bu sarımsaklar
Çok kötü kokarlar
Neden diye sorsalar
Öyle yaratıldılar

Yoğurda koyarlar
Yiyeni kokuturlar
Sarımsaklı yoğurt yiyen insanlar
Kimseyle konuşamazlar

GELECEK PLANLARI


AGÂH TAHA TEMİZKAN
ELA EYŞAN POLAT
AMIRHOSSEIN HAMEDISHAHRAKI
ELVİN RANA PELİT
ATAKAN KIVANÇ AĞCA
ZÜMRA ŞAHİN

2024 geride kalıyordu. Bir yaş daha büyüyeceğini hissediyor, seviniyordu. Neler görmemişti ki kısacık ömründe; salgın hastalıklar, depremler, kuraklık… Kendisini en ninesi kadar hatta ninesinin ninesi kadar yaşlı hissediyordu, sadece takma dişleri ve gözlükleri yoktu. Bazen kamburunun çıktığını bile düşünüyor, ayna karşısında kendine bakıyordu. Arkadaşları geleceğe dair planlar yapıyordu. Kimi yazılım mühendisi olmak istiyordu kimi astronot. Ayakları yere basan arkadaşlarından ise bir kısmı dönerci olmak istiyordu bir kısmı da fırıncı. 
O, gün gelecek ve elektrik, internet olmayacak; dünya yeniden yüzlerce yıl öncesine dönecek diye bir düşünceye kapılmıştı. Bu yüzden geleceğe dair düşünceleri ve meslek hayali de böyle şekillenmişti. Okulu bitirdikten sonra köylerine dönecek ve çiftçilikle uğraşacaktı. Öyle traktörle filan yapmayacaktı bu işi. At ya da öküz bulacaktı ve tarlaları eski usulle sürecekti. İşleri biraz yoluna girince fil beslemeye başlayacaktı. Fillerin toprak ve ülke savunmasında ilerleyen tarihlerde işe yarayacağını düşünüyordu. Timur’u bu kadar güçlü yapan şey filler değil miydi? Hatta diğer ülkelere bile fil satabilirdi. Geleceğe dair düşünceleri bundan ibaretti. 
2024 geride kalıyordu. Köye yerleşme tarihini 2030 olarak düşünüyordu. 2025’te liseden mezun olacak ve üniversite sınavına girecekti. Aslında sınava girmek istemiyordu fakat öğretmenleri ve ailesi mutlaka sınava girmesini, şansını denemesini istiyordu. Bir tane bile test çözmemişti. Zaten yazılılarda çoğunlukla düşük notlar alıyordu ama bu sınıfa kadar nasıl geldiğini kendisi de bilmiyordu. Büyük ihtimalle üniversite sınavına girecek üç milyon kişi arasında iki milyon dokuz yüz binlerden sonra bir yerlerde olurdu sıralaması. Belki de sonuncu olurdu çünkü optik işaretlemeyi bile bilmiyordu. Liseye geçiş sınavına girmemişti mesela. 
Sınav günü yaklaşıyordu. Arkadaşlarından kimi heyecandan ağlıyor kimi ayılıp bayılıyordu. Bazıları psikolojik tedaviye başlamıştı. Başarılı olanların ise havasından geçilmiyordu. Onun tek derdi ise bir çift fili nereden alabileceğiydi. Belki Hindistan’a kadar gitmesi gerekebilirdi. 2030’a hazır girmeliydi. Önünde beş senesi vardı. 
Nihayet sınav günü gelip çatmıştı. Sınava özellikle kalem ve silgi götürmemişti ki bahanesi olsun ve sınavdan çıksın. Sınav salonuna girdiğinde şaşırdı. Kimsenin önünde kalem, silgi yoktu. Bir süre sonra sınav kuralları anlatıldı. Sınav kitapçıkları ve kalem, silgi dağıtıldı. Hatta kalem ve silgilerin içinde küçük şekerler de vardı. Kitapçığı açmaya hiç niyeti yoktu. Önce şekerleri yedi. Bir süre bekledi fakat sınavdan çıkmasının yasak olduğu söylendi. Bunun üzerine önündeki kağıtta boş gördüğü yerleri doldurmaya başladı. 
Zaman çabucak geçmişti. Kağıdını teslim eden ilk öğrenci oydu. Sınavdan çıktığında etrafında ağlayan, sızlayan, sınava yetişemeyen öğrenciler vardı. Sınav nasıl geçti, diye soranlara:
-Hiçbir şey hatırlamıyorum. Yaptım ve çıktım, diyordu.
Zaten kimsenin ondan bir umudu da yoktu. 
Birkaç ay sonra okullar tatil olmuş ve lise hayatı da bitmişti. Bir yandan ne yapacağını düşünüyor bir yandan da arkadaşlarının hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağını merak ediyordu. Dönerci açmayı düşünen arkadaşı bir dönercide çırak olarak çalışmaya başlamıştı bile. Fırıncı olacak arkadaşı da yine bir fırında işe başlamıştı. O ise hâlen hayallerinden çok uzaktaydı. 
Sınav sonuçları açıklanmıştı ve o bakmaya bile gerek duymamıştı. Ailesi de hiç ısrar etmiyordu. Hatta seneye yeniden sınava girmesini söylüyordu. Bir hafta sonra okuldan gelen bir telefonla hayatı karardı. Arayan Okul Müdürü’ydü. Sadece okulda değil ildeki en iyi puanı onun aldığını söylüyordu. İnanmadı söylenenlere ve kendisiyle alay edildiğini düşündü. Yine de sistemi açarak bakma ihtiyacı hissetti. Sistemi açtığında gördüklerine inanamıyordu. Üç milyon aday içerisinde ilk yüzlerde yer alıyordu. Bir kere daha baktı, bir kere daha baktı. Bunun saçma bir rüya olduğunu düşünüyordu. 
Çok geçmeden özel üniversiteler telefonlar gelmeye başlamıştı. Burslu ve çok özel imkanlarla eğitimini kendi kurumlarında tamamlayabileceğini söylüyorlardı. Arkadaşları da aramaya başlamışlardı. Herkes tebrik ediyordu. Sınavdan umudu olan arkadaşlarının tamamı 2026’da yapılacak sınava hazırlanmaya başlamışlardı, ona hangi kaynaklardan çalıştığını soruyorlardı. Kısa süre içinde yeni hayatına merhaba demiş, alışmıştı. Ülkenin en güzel üniversitelerinden birinde uzay bilimleri tercihi yapmıştı ve bu bölüme yerleşmişti de. 
Haftalar sonra yaşadığı şehirden ayrılırken geleceğe dair hayalleri geldi aklına. Nerden nereye gelmişti? Nasıl gelmişti? Nasıl kazanmıştı bu bölümü? Belki de onun ilerleyen yıllarda fil yetiştirmemesi ve tarımla uğraşmaması için gizli güçler ona bu üniversiteyi kazandırmıştı. Onu oyalamak istiyorlardı. Bu düşüncelerle yeni bir gelecek planı kurmaya başladı. Uzayda da tarım yapabilir ve fil besleyebilirdi. 


20 Aralık 2024 Cuma

CEVAPSIZ SORULAR

Betül Seyhan


Dünyada ilk kez bir çiçeği karşısındaki kişiye kim uzattı? Uzatırken niyeti neydi? Uzatılan çiçeğin türü neydi? Nasıl kokuyordu bu çiçek ve uzatılan kişi çiçeği koklamayı biliyor muydu, kokladı mı? Uzatılan çiçeğin dikeni var mıydı? Acaba kökünden mi koparılmıştı çiçek yoksa dalından mı kırılmıştı?
Bu soruyu şöyle de değiştirebiliriz: İlk kez bahçesinde çiçek görmek isteyen kimdi? Sonra bahçesinden çiçeği evine, penceresinin önüne alan insan kimdi? 
Çiçek görmek, çiçek almak, çiçek büyütmek çoğumuzun zihninde adı konulmamış düşüncelerle yer alır. Bazen yalnızlığın paylaşıldığı bir dosttur çiçek bazen yalnızca odamızın kenarındaki bir süs. Bazen bir sevginin mecazı, sembolü ve anısıdır çiçek bazen uzak diyarların hatırlatıcısı, çağrışımı. Bazen bir geçmiş olsun mesajıdır çiçek bazen en yakın dostun, arkadaşın yadigârı. Bazen de en mutlu anların düğünlerin, nişanların renkli misafiri. Bazı insanlar çiçek gibidir bazı çiçekler de insan gibi. 
Neden kocaman alışveriş merkezlerinde, garlarda, havaalanlarında, okullarda, hastanelerde bile olmazsa olmazlardan sayılıyor çiçekler? 
İnsanın ruhunda, kalbinde çiçeğe bir aşinalık var ve çiçeğin olduğu yerde huzur duyuyor sanki. Bu yüzden çiçek görmediğimiz yerde boğuluyor ruhumuz. Bu yüzden çiçeklerle donatıyoruz kalabalık şehirlerde küçücük parkları bile. Hatta çiçek bulunduramadığımız yerlere çiçekli resimler koymamız da bu yüzden belki de. Çiçekli elbiseler, çiçekli takılar, çiçekli masalar, duvarlar da bu yüzden. Ağaçlar çiçek açtığında ruhumuzun havalanması belki de bu yüzden. 
Çiçekler insanın sessiz tercümanı bütün duyguların, özlemlerin, sevgilerin, hasretlerin.
Lale, papatya, sümbül, çiğdem, şakayık… Adı ne olursa olsun hepsiyle gizli bir sözleşmesi var gibi kalbimizin. 
Galiba çiçekler önce kalbin toprağında açıyor, sonra yeryüzünü süslüyor. 

VİRAJLI YOLLAR

Akın Eliş

Değişim, halk arasında bir mekanın veya eşyaların yerini değiştirmek gibi algılansa da değişim, hayatın ta kendisidir. Değişim, hayatımızı sürekli değiştirir. Bugünkü duygularımız veya fikirlerimiz yarına kalmayabiliyor ya da yaşanmış bir olaya bakış açımız her gün aynı olmuyor. Her şey sürekli değişiyor, biz de sürekli değişiyoruz farkında olmadan. Kendimizi hayata ve değişimin akışına bırakıyoruz. Bu akışın içinde kendimizi, fikirlerimizi, duygularımızı kaybediyoruz ve bu değişen hayattan artık zevk almıyoruz. Oysa bu değişen hayatımızda istediğimiz değişimleri kendimiz gerçekleştirebilsek gerçekten hayattan zevk alabiliriz. Bunun için de değişimin farkına varmalı, onu gördükten sonra da ondan ürkmemeli, kaçmamalıyız. Değişimi benimsemeliyiz.  Değişimin bize kazandırdığı şeylere daha çok önem verirsek hayatı istediğimiz gibi yaşayabiliriz. Hayat, sürekli bir ilerlemedir ya da gerilemedir. Bu da beraberinde değişimi zorunlu kılar.
Ya değişimin hiç olmadığı bir dünyada yaşasaydık ve hayatımız da hiç değişmeseydi? Dümdüz bir hayat olurdu bu. Dümdüz ve sıkıcı. Düşünsenize hayat boyu aynı fikirleri savunan insanlar, aynı hisleri yaşayan insanlar. Bu, gereksiz bir hayat olurdu. Yaşadığımızın farkına bile varamazdık çünkü yaşamak değişmektir aslında. Bunu şöyle bir olaya benzetebiliriz: Otobanda sabit hızda giden bir araçta olduğunuzu düşünün. Yolun başı da belirli sonu da belirlidir. Hızınız yavaşlasa da yolun sonunu görebiliyorsunuz ancak virajlı yollarda bazen hızlı bazen yavaş gideriz. Virajlardan dönerken bazen acaba kaza mı yapacağım, diye düşünürsünüz ve anlık kararlar alırsınız. Bu sayede yol, araca yön verir. Yani yolun sonunu göremezsiniz. Değişimler de tıpkı bu virajlar gibidir. Hayatımıza yön verir. Gerçek hayatta da virajlarımız vardır ve işte bu virajlardaki değişimlerdir bizi biz yapan. 
Her şeye rağmen zaman zaman virajlar can sıkıcı olabilir ama onları dikkatle geride bırakırsak bizi sevindiren diğer virajlar hayatımızda daha çok etki eder ve yolun sonuna kadar mutlu gideriz. Bu da kendi hayatımızda yapmak istediğimiz değişimlere benzeyen bir durumdur. 
Hayat, değişimden ibarettir. Bu değişimin iyi ya da kötü yönde olması, bizim elimizdedir. Yeter ki değişimin farkına varmaya başlayalım ve değişimin halk arasındaki karşılığından uzaklaşalım. 

BEYAZ MENDİL

Akın Eliş

Dışarı çıktı, herkes barışı kutluyordu. O da cebinden beyaz mendilini çıkardı, havaya attı ve mendil altın kafesten yeni çıkan kuş gibi beyaz güvercine dönüşüp gökyüzünde özgürce kanat çırptı. 

ÖZGÜRLÜK İÇİN BAKTIĞIMIZ HİÇBİR YER

Ezgi Budak

Özgürlük asla erişilemeyecek olandır çünkü onu hep gökyüzünde ararız. Gökyüzü özgür mü ki bize özgürlüğü sunsun? Kanatlarını gökyüzüne açmış, uçan bir kuşu özgür mü sanıyorsunuz? Gökyüzü onun için bir kaçıştır, yerdeki avcılardan kaçtığı hapishanedir. 
Özgürlük savaşılarak kazanılan bir ödül müdür, yoksa uğruna savaşılan bir sanrı mıdır? Daha önemlisi özgürlük adına ölünür mü? 
Özgürlük ne ki? Hiçbir zincire bağlı olmamak mı? İnsan zincirliyken de özgür olamaz mı? Eğer zincirsiz bir hayat yaşamaksa özgürlük, hepimiz tutsağız o hâlde. Geçmişin ve geleceğin gölgesiyle zincirliyiz. Durun ve sorun kendinize, özgür müsünüz? Doğduğumuz andan itibaren yaşam ve ölüme zincirlendik. Peki, bizi esir kılan neydi? Ölmemek için yapmadıklarımız mı, yoksa yaşamak için yaptıklarımız mı? 
Belki de katı şartlarımız yüzünden özgür olamıyoruz. Özgürlük için gökyüzü mü gerekir? Öyleyse hapisteki bir adam ne kadar özgürse biz de o kadar özgürüzdür zira içimizdeki özgürlük güdüsünü hapishanenin rutubetli duvarları gibi şartla çizilmiş bir gerekçe içine hapsetmişizdir. Özgürlük için koşul sonuç cümlesi kuruyorsanız zaten onu esaret altında tutuyorsunuzdur. Özgürlük nereye bakarsanız oradadır, sadece görmek gerekir. Ruhunuzu bir koşula bağladığınız müddetçe esirsinizdir, özgürlüğü görememeye esirsinizdir. Esaret altında olsanız bile zincirlenmiş, kelepçelenmiş olsanız dahi özgürlük budur, demediğiniz sürece özgürlük her şeydir. Kanatlı veya kanatsız, zincirli veya zincirsiz özgürlük özgür olmayı sever. Buna ulaşmanın tek yolu da içimizdeki özgürlük savaşına son vermektir. 

19 Aralık 2024 Perşembe

YILDIZLAR SUSUNCA


Merve Hoşgiz

Her gece gökyüzüne baktığında yıldızların ona bir şeyler fısıldadığını hayal ederdi Suna. Bu yüzden gündüzlerden çok geceleri severdi. Bulutlu geceleri sevmezdi çünkü yıldızlara hasret kalırdı böyle gecelerde. Yıldızlar, onun için uzaklarda yaşayan, konuşabilen, gülebilen değişik bir çiçek türüydü. Çiçek, diyemiyordu aslında ama en yakın tarif buydu. Canlıydı yıldızlar ve kendisine söylemek istedikleri bir şeyler vardı.
Yıldızlar acaba ona ne söylüyordu? Yıldızların seslerini duyduğu günden beri merak ettiği tek şey buydu. Bazı yaz gecelerinde pencere önünde uyuyakaldığı oluyordu. Keşke uzak ve yüksek dağlara çıkıp dinleyebilseydi onları. Ya da bir uçan balonla yükselebilseydi gökyüzüne doğru. Uçak ya da helikopter olmazdı çünkü bu araçların gürültüleri yıldızların fısıltısını bastırırdı. Çok merak ediyordu, yıldızlar ona ne söylüyordu?
Başka dillere merak saldı bir süre. Belki yıldızlar başka bir dilde konuşuyordu. Fakat bu fikrinden çabucak vazgeçti. Yıldızların dili Yıldızca olmalıydı. Bu dile dair de hiç kimse bir şey bilmiyordu. 
Çocukluğu böyle geçti Suna’nın. Kimselere soramadığı sorular vardı kafasında. Büyüdükçe yıldızların fısıltılarının azaldığını hissediyordu. Her yıl biraz daha uzaklaşıyordu yıldızlar ondan. Artık iyice büyüdüğünde yıldızlar ona fısıldamayı bırakmıştı. Onun için yıldızlar artık çekirdeğinde oluşan füzyon sonucunda açığa çıkan enerjiyi uzaya ışınım biçiminde yayan, ışıklı gök cisimlerinden her birinin adıydı.