6 Ocak 2024 Cumartesi

SEN OLMASAN

 Mustafa Aktaş
                        
                        Kuzenim Ömer Batu Aktaş için
Benden küçük olsan da birkaç yaş
Sensin bana güzel arkadaş
Seninle geçiyor en güzel zaman
Sıkılıyorum sen olmadığın zaman

Kitap okumak seninle
Ve konuşmak
Bisiklete binmek
Çok eğlenceli

Düşünüyorum bazen
Ya sen de olmasan
Hayat ne kadar sıkıcı olurdu

ÜÇ GÜN YETER

 Dinçer Kara
Kendimi en çok top oynarken özgür hissediyorum
Yalnızca top oynarken eğleniyorum
Dersler, dertler uzaklaşıyor benden
Koşarken bir topun peşinde

Yine de top oynamayan arkadaşlarımı da 
Seviyorum 
Onlar benim için başka bir dünyada 
Top oynadıklarım başka 

Üstelik 
Her gün top oynamıyorum zaten
Çarşamba, Perşembe ve Cuma
Yetiyor bana

12

    Reyyan Sibel Teke, Zeynep Gökçe Yılmaz
    Her sabah aynı saatlerde uyanıyor, kahvaltısını yapıyor ve servisle okuluna gidiyordu. On bir yaşındaydı ve beş senedir hayatı hep böyleydi. Tatiller vardı elbette ama çabucak bitiyordu. Okula giderken tatili düşünüyordu, tatildeyken de okulu düşünüyordu. Okulda bazı dersler sıkıcıydı ama yine de okulu seviyordu çünkü okulda sevdiği arkadaşları ve öğretmenleri vardı. 
    Kafasında bu düşüncelerle okula ulaştı. Bahçeden içeriye girecekti ki kapının kenarında bir kağıt parçası gördü. Özellikle oraya tutuşturulmuş bir kağıttı bu üzerinde yazılar vardı. Dikkatini çektiği için kâğıda uzandı ve okumaya başladı. Kâğıtta sadece bir cümle yazıyordu: Bugün kendine dikkat etmelisin. 
Bu cümlenin kendisiyle alakasının olmayacağını düşündü önce. Sonra kötü bir şaka olarak düşündü. Kâğıdı yere atamadı. Tam bu kâğıdın kendisiyle ilgisinin olmadığını düşünüp rahatlayacaktı ki arka yüzüne baktığında adını gördü: Duygu’ya önemli bir not.
    Birden tepesinden buz gibi bir su aktarılmış gibi hissetti kendisini. Bu notu yanına alarak öğretmenine koştu. Öğretmeni notu alıp okuyunca gülümsedi:
    -Arkadaşların sana bir şaka yapmış Duygu, dedi. Fakat bu sözler onu rahatlatmaya yetmedi çünkü arkadaşları böyle bir şey yapmazdı. Üstelik yazılar bilgisayarla yazılmıştı. 
    Öğleye kadar kafasında bin türlü hikâye yazdı ve korktu. Arada bir çıkarıp notu okuyordu. Arkadaşlarına da bu durumdan bahsetti ama arkadaşları çok umursamayan bir tavırdaydılar. Hatta gizli gizli arkadan gülenler vardı. 
    Öğlen olduğunda onun bu üzgün halini gören arkadaşları öğretmenleriyle birlikte Duygu’nun masasına geldiler. Masanın üzerine güzel ambalajlı bir kutu koydular. Duygu’nun umurunda değildi kutu. Öğretmeni açmasını istedi. Duygu istemeye istemeye kutuyu açtı. Bir hediyeydi bu ve not vardı içinde. Notu okumaya başladı: İyi ki doğdun Duygu. Bugün kendine dikkat etmelisin çünkü 12 yaşına girdin. 

4 Ocak 2024 Perşembe

SIRADAN BİR GÜNÜN SIRADAN OLMAYAN OLAYLARI

     Akın Eliş, Atıf Kaan Salar, Meryem Er

    Artık ezberden yaşadığı sıradan günlerden biriydi. Öğleye doğru uyanmıştı. Yarım yamalak bir kahvaltıdan sonra kasabanın kenarındaki alana gidecekti ve arkadaşlarıyla akşama kadar maç yapacaklardı.  Yazları böyle geçiyordu genelde. Kimse kendisinden ev işlerine ya da tarla bostan işlerine yardım istemiyordu. 
    Yaz olmasına rağmen lastik ayakkabılarını çıkarmamıştı. Lastik ayakkabı ile yürümek de top oynamak da onun için ayrı bir keyifti. Ayakkabılarını giydi ve kasabanın dışına doğru yürümeye başladı. Kasabanın dışına geldiğinde tatlı pınardan birkaç yudum su içti. Yüzünü, saçlarını ıslattı. Nihayet arkadaşları görünmüştü. Birkaçı etraftan bulduğu taşlarla kale yerini belirliyor bazı arkadaşları da sahanın kenarlarına işaret koyuyordu. Arkadaşlarını görünce hızlandı ve onlara yardıma koştu. Zaten saha hazır gibiydi. Takım oyuncuları belirlendi, kaleciler belirlendi. Hakemsiz yaparlardı maçlarını. 
    Saha’nın ortasında maçı başlatmak için toplandıklarında yukardan topun kendisine doğru geldiğini fark etti. Ayağı ile topu tutmak istemişti ki top farklı yöne doğru savrulmaya başladı. Sadece top değildi savrulan. Ani bir fırtına başlamıştı durup dururken. Bu tarz bir fırtına hiç görmemişlerdi. Rüzgar adeta kumları önüne katmış savuruyor, dönüyor, yukarı aşağı püskürtüyordu. Kum fırtınası dedikleri bu olsa gerekti. Arkadaşları kumlardan görünmüyordu, aslında hiçbir şey görünmüyordu. Her taraf sapsarıydı. Rüzgar daire çiziyordu etrafında. Gözlerini güçlükle açıyor ama bir şey göremeyip kapatıyordu. Birkaç dakika sonra rüzgar durdu. 
    Sesler durdu. 
    Gözlerini usul usul açtığında güneşin ışıklarından rahatsız oldu gözleri. Gözlerini kısarak sağa sola baktı. Kendi etrafında döndü… Hiçbir şey yoktu etrafında. Arkadaşları yoktu, evler yoktu, kasaba yoktu, dağlar yoktu. Sapsarı bir düzlüğün ortasındaydı. 
    Telaşla sağa sola koştu. Hiçbir şey görünmüyordu. Sürekli ayaklarına kum doluyordu ve onu temizliyordu. Etrafın hiç değişmediğini fark edince biraz dinlenmek istedi. Önce oturdu, sonra sırt üstü yattı ve bağırdı:
    -Eneeeeeeees!
    Sesi yankılanmıyordu bile adeta kayboluyordu kumların arasında. Kendi sesini kendisi duymuyordu neredeyse. Derin bir nefes aldı yine bağırdı:
    -Furkaaaaaaan! Cevap veren yoktu. Son kez nefesini toparladı ve bağırdı:
    -Meeeeeert!
    Çaresizce gökyüzüne baktı. Güneş gözünü kamaştırıyordu ama tepesinde gezinen bir akbaba gördü. Akbaba, üzerinde daire çizerek dönüyordu. Gitgide de alçalıyordu. Anlam veremedi hiçbir şeye. Gözlerini kapadı. Ağlamak istedi ama ağlayamıyordu. Yumruklarını sıktı, gözkapaklarını sıktı, dişlerini sıktı…
    Gözlerini tekrar açtığında her yer karanlıktı. Gökyüzünde ay vardı. Futbol topuna benziyordu ay ve dönüyordu kendi etrafında. Yıldızlar, uzansa tutulacak kadar yakındı. Başının biraz üstünde dönüyorlardı. Yeniden bir fırtına başlamıştı. Üşüyordu, titriyordu her geçen dakika. Yine gözlerini açamaz oldu. Bir ara gözlerini kısarak açtı. Kar yağıyordu her yerden. Karlar savruluyordu. Neyse ki ayaklarımda lastik ayakkabım var diye düşündü. Olduğu yere büzüldü. Dinmesini bekledi fırtınanın. Yine etrafında daireler çiziyordu fırtına ama bu kez gövdesi yerden havalanır gibi oluyordu. Sonunda kendisini bir boşlukta hissetti. Gözlerini açtı, dönüyordu ve yukarılara doğru yükseliyordu fırtınanın içinde. Daire, yukarılara doğru genişledi, genişledi. Sonunda kendisini bir yere fırlattı. Nasıl olsa ya kuma düşeceğim ya da kara, diye düşünürken birdenbire düşmesi durdu. Siyah tüylü bir kuş kendisini sırtına almıştı. Bu az önce gördüğü akbabaydı. Akbaba saatlerce uçtu gökyüzünde. Artık normal dünya görünmeye başlamıştı aşağıda. Tarlalar, ağaçlar, evler de görünmeye başlamıştı. Üşümesi ya da terlemesi yoktu. Hatta keyif de almaya başlamıştı bu bedava uçuştan. Bir süre sonra kasabalarına ulaştığını anladı. Tanıdığı dağlar ve evler görünmüştü. Akbaba, sahanın tam üzerine geldiğinde kanatlarını silkeledi ve onu yere düşürdü. Yine her yer karardı. Gözlerini açtığında arkadaşları ayakkabılarıyla getirdikleri suyu yüzüne, ellerine döküyorlardı. 
    Konuşmak istedi, hiçbir kelimeyi hatırlayamadı önce. Bağırıyordu içinden ama sesi kayboluyordu.     Yanındaki topa baktı, ilerdeki kaleye baktı. Ayakkabılarına baktı. Enes eğilerek:
    -Bir top çarpması ile böyle yere düşeceksen daha bizimle oynamayacaksın, dedi. 
    Furkan söze girdi:
    -Sen kahvaltı yapmadan mı geldin yoksa, dedi. 
    Herkes bir şeyler soruyordu. Sadece Hasan bir şey sormadan boş boş bakıyordu yüzüne ve elini uzatarak yerden kalkmasına yardım etti. Doğruldu. Saha’nın dışına doğru yürümeye başladı. Geride bıraktığı arkadaşları maça başlamıştı bile. Dalgındı. 
    Ellerini ceplerine koydu, yola devam edecekti ki irkildi. 
    Sağ cebinden elini çıkardığında avucunda kum olduğunu gördü. 
    Kumu savurdu. 
    Sonra sol cebinden elini çıkardı. 
    Bir avuç kar vardı elinde. 
    Erimiyordu, onu da avucundan döktü. 
    Sessizce yürümeye devam etti. Evine ulaşmıştı. Pencerenin önüne oturdu. Önce uzaklara baktı, sonra gökyüzüne. Bir siyah kuş tepede dönüp duruyordu halen. Pencereyi açtı ve kuşa doğru bağırdı:
    -Hasaaaan!..

OKULUM


Zeynep Ada Karadaş

Canım okulum,
Benim okulum,
Sensin benim evim.
Sana geldiğim her gün
Yeni şeyler öğrenirim.

Canım okulum,
Benim okulum.
 
Öğretmenim anlatır,
Ben dinlerim.
Seninle hayat
Güzel okulum.


PARA

Emir Celal Çat

para nedir ki
alırsın satarsın
sanki bir renkli kağıda
yığmışlar sembolleri

gelecekte belki
ihtiyacımız olmayacak
bu renkli kağıtlara
çünkü her insanda
olacak biraz para

BİR YIL BÖYLE GEÇTİ

 
 
    Meva Vural
    2023 belalarla gelmişti. Şubat ayının hemen başında yaşadığımız büyük facianın üzerinden bir yıl geçti neredeyse. Sadece deprem değildi yaşadığımız sorunlar, sıkıntılar… Savaşlar, iklim felaketleri, hep kötü haber, hep kötü haber... 
    2023’te bizi mutlu eden olaylar neler diye düşünsem bulmak, zor. 
    Düşünmek bile yorucu. 
    Üstelik bunların tümü salgından sonrasının yorgunluğu üzerine yaşadıklarımız. Bir yılda geride bıraktığımız felaket sayısı on yılda yaşanabilecek kadar fazla aslında.
    Şimdi temiz bir sayfa açıldı takvimlerde. 2023 geride kaldı ve 2024 başladı. 
    O kadar olumsuzluk yaşandı ki geride kalan süreçte artık iyimser düşünmek bile çok güç. 
    Kar yağmıyor, çoğu bölgemiz kurak. Şimdiden yaz mevsiminin nasıl olacağını düşünmek ürkütücü. Bir yandan da başka felaket yaşamayalım diye dua etmekten başka bir şey elimizden gelmiyor.
    Tez vakitte bolluk, bereket, huzur ve sağlık gelsin artık yaşadığımız coğrafyaya.

BALIK

     Semih Karataş
    
    Yakın çevremden bana sürekli çok çabuk sinirlendiğimi söylüyordu. Hatta yeni tanıyanlar bile, biraz sinirli gibisin, diyorlardı. Buna benzer sözleri duymaya alışmıştım ama abarttıklarını düşünüyordum. Hadi canım, sen de, diyordum bana bunları söyleyenlere. Zamanla onlara hak vermeye başladım. 
    Evet, sinirliydim galiba. Biraz, çok değil ama sinirliydim. Sinirimi nasıl yatıştırırım, nasıl sakin olabilirim diye araştırmaya başladım. Sinirli insanlar nasıl davranır, siniri yatıştırmanın yolları nelerdir, gibi başlıklara bakıyordum sürekli. Bu araştırmalarım sonucunda nedense verilen önerilerden balık tutmayı gözüme kestirdim. Balık tutmaya çıkacaktım ve sakinleşecektim. 
    Çarşıya indim, balıkçı malzemeleri satan bir yer buldum. Dükkana girdim:
    -Selamünaleyküm.
    -Aleykümselam...
    Doğrudan doğruya derdimi anlattım satıcıya. Satıcı:
    -Abicim, senin için şu malzemeleri öneririm, dedi. Deneyimim olmadığı için önerdiği malzemeleri aldım. Mevsim yazdı. İlk işim bir tekne kiralamak oldu. Tekneyi kiraladım ancak balıkçılık konusunda hiç bir şey bilmiyordum. Oturdum, bu konuyu da araştırdım. Yakınımda balık tutabileceğim yerleri keşfetmeye çalıştım. Balık tutma yöntemlerini de öğrendim.
    Artık kendimi hazır hissediyordum bu iş için. Çalıştığım yerden bir gün izim aldım. Teknemi de taşıyarak balık yakalayabileceğimi düşündüğüm yere ulaştım. Denize açıldım. Oltamı keyifle suya savurdum. Deniz durgundu. Etrafta da pek kimseler yoktu. Saatlerce bekledim oltamın başında. Öğrendiğim bütün teknikleri denedim ama bir türlü balık gelmiyordu. Bu esnada yanımdan arada tekneler geçmeye başladı. Bakıyordum, onlar balık tutmuş... Ben neden tutamıyordum?
    İyice sıkılmıştım. O sırada bir balığın sudan başını uzattığını gördüm. Bu nasıl oluyordu? Oltama takılmayan balık benimle alay edercesine suyun yüzünde bana bakıyordu. Üstelik bana doğru da ilerliyordu. İyice yaklaşan balık bana bakarak konuşmaya başladı:
    -Sana çok önemli bir şey diyeceğim. Ben senin ağabeyinim, dedi. Bana ne oluyordu? Sinirimi yatıştırmak için gelmiştim buraya. Artık ben de kendimi kaybetmiş gibiydim:
    -Evet, ben de Messi’yim, dedim ve bu geveze balığı yakalamak için hamle yaptım. Balık o anda kayboldu. Madem balık, ağabeyim olduğunu düşünüyor o halde onu yakalamanın anlamı yok, diyerek dönmeye karar verdim. 
    Yorulmuştum. Garip bir gündü yaşadığım. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum.
    Bir güzel uyku çektikten sonra ertesi gün iş yerime gittim. 
    Herkes yüzümdeki tebessümün sırrını merak ediyor ve soruyordu. Bense tebessümlü olduğumun farkında bile değildim. Sinirlisin, diyen de olmadı o günden sonra. Sanırım balık tutmaya gitmek işe yaramıştı.