2 Aralık 2023 Cumartesi

KIRILMA

 
ÖmerAli Çamcı
Kolum kırıldığında
Anladım önemini bir kolun
Hatta kapı kolunun

Şimdi iyileşti
Yine de bazen bakıp bakıp koluma
Üzülüyorum onu kırdığım için

Lütfen kolum, parmağım, bacağım
Ayağım
Bana hiç kırılma

GÖZLÜĞÜM

 Zeynep Gökçe Yılmaz

Çoğu sevmez seni
Bir yük olarak görür
Ama ben öyle değilim
İki seneyi aştı seninle yolculuğum
Seninle daha iyi görüyorum
Gözlüğüm canım benim
Sen olmasan göremezdim
Belki yanlış sınıfa giderdim

BENİM HAYATIM

 

Ömer Asaf Koç

Yaşamak, çocuk olmak çok güzel
Ama okul olmasa
Yazarsın bir derste beş sayfa
Hiç bitmiyor nasılsa

Sadece derste değil
Bir de ödevler var evde
Bari evde rahat olsak
Ama nerde

Tatil tatil diyorlar
Ama rahat bırakmıyorlar
Tatil galiba okula gitmemek
Yoksa ödevler yine bilmiyor bitmemek

30 Kasım 2023 Perşembe

BENİMLE OYNAMA

Meryem Er

Ya misafirlikte 
Ya otobüs durağında
Bazen evde bazen parkta
Her yerdesin 
Ne kadar uzak durmaya çalışsam da senden
Benimlesin

Gelip hatırlatıyorsun kendini
Kendi kendime kalınca
Lütfen benimle daha fazla oynama
Ey oyun

"YENİ" BİR KIŞ HİKAYESİ

    

Atıf Kaan Salar, Metehan Ersoy, Akın Eliş

Kar yağmayan bir şehirde yaşamıyordu. Kar, soğuk, buz çocukluğundan beri aşina olduğu şeylerdi ve yine bir kış mevsimi gelmişti. Kış demek, okul demekti. Yaz demek, tatil demekti. Bu yüzden belki de uzun tatilin adı “yaz tatili”ydi. Havalar iyice soğumuştu ama kar yağmıyordu. Haber bültenleri kışın kurak geçeceğinden bahsediyordu. Hiç iyi haber vermezlerdi ki. 

    Cuma günün yorgunluğu ile eve döndü. Cumartesi ve Pazar günleri çok iyi çalışması gerekiyordu çünkü pazartesi günü hayatının sınavı sayılabilecek bir dersin sınavı vardı. Türkçe sınavına hazırlanması gerekiyordu çünkü Türkçe dersinden 70 ortalamayı tutturamazsa sınıf tekrarı yapması gerekiyordu. Türkçeyi seviyordu ama Türkçe derslerini sevmiyordu. Neydi o sıfatlar, zamirler, ekler, kökler… Zarf tümleçleri, edatlar… Hepsi havada uçuşuyordu kafasında. Hele noktalama işaretleri… Hepsini biliyordu ama sınavda yapamıyordu. Ya o söylenmesi güç kelimelerin anlamlarının sorulması yok mu? Binlerce sözcükten en zor olanlar galiba sözlükten seçilerek önlerine konuyordu. Bu düşüncelerle eve dönerken havada tatlı bir koku hissetti. Kar kokusu derdi yaşlılar buna. Hava tertemiz ciğerlerine doldukça mutlu oluyordu. Özlemişti kar yağışını.

    Evine ulaştı, yemeğini yedi. Biraz televizyon izledikten sonra dışarıya pencerenin ardından baktı… Kar başlamıştı. Hem de ne biçim kar. Dışarda göz gözü görmüyor, pamuk şekeri gibi kocaman kar parçaları düştüğü yerde kalıyor, erimiyordu. Şimdiden birkaç santim olmuştu bile. Sabaha kadar yağarsa arkadaşlarımla kartopu oynar, kardan adam yaparım diye düşündü. Yorgundu. Üstelik sınav endişesi de onu güçsüz bırakıyordu. 

    Bir saat kadar sonra uyumuştu.

Sabah uyandığında doğrudan dışarıya baktı. Bembeyaz bir sokak görmeyi düşünüyordu… O da ne? Gece kar yağışı yağmura dönmüş ve tek kar kütlesi bırakmamıştı dışarda. Oturup ders çalışmaktan başka çaresi yoktu zaten. Akşama kadar kitapları karıştırdı, sözlüklere baktı… Defterlerini tekrar etti. Bitecek gibi değildi konuları. Bir de yazım yanlışları çıkmıştı ortaya. Türkçe konuşulduğu gibi yazılan bir dil değildi sanki…

    Akşama kadar evden çıkmadı. Yine akşam yemeği sonrası dışarıya baktığında kar yağdığını gördü, gökyüzüne baktı:

    -Biliyorum gece yağmura döneceksin, boşuna ümit verme bana, dedi.

Yatağına uzandı, karmakarışık rüyalarla sabahı zor etti. Hatta rüyalarından birinde Türkçe dersinden kaldığı için sınıfı tekrar ediyordu. Kendilerinden alt sınıfta olanlarla aynı sıralara oturduğunu gördü. Utanç vericiydi. 

    Sabah uyandığında dışarıya bakmak ve bakmamak arasında tereddüt etti. Yine de pencereye yürüdü. Yağmıştı! Bu kez kar yağmıştı hem de diz boyu… Neşe ile elbiselerini giyindi. Eldivenlerini taktı, aylardır görmediği bir arkadaşı gelmiş gibiydi kapıya. Kapıyı açar açmaz önündeki kardan bir avuç aldı ve ağzına attı. Soğuktu, özlemişti. 

    Hemen arkadaşının kapısına yöneldi. Arkadaşı kapıyı eldivenleri ile hazır açtı. Kapı kapı dolaşarak nihayet ekibi beş kişiye tamamladılar. Önce gruplara ayrılarak kar savaşı ve kar kalesi yaptılar. Biraz dinlendikten sonra yapı yarışması yaptılar. Hızlıca yemek yedikten sonra apar topar dışarı çıktılar birinin elinde damacana, diğeri ayaklarına pet şişe bağlanmış vaziyette döndüler ve bu düzeneklerle kaydılar bir süre. Akşama doğru hava birden yumuşadı. Neler oluyordu mevsimlere. Bu kar erimemeliydi, üstelik ders de çalışmamıştı, hatta üşüyordu, öksürmeye de başlamıştı. Ateşinin yükseldiğini hissetti. Eve girdiğinde her şey için çok geçti artık. Yarın sınav ardı, bir günü boş geçmişti. Dün çalıştığı her şey beyninden dökülmüş gibiydi. Yatağa uzandı. Annesi nane limon kaynattı. Sınavı düşündükçe hastalığı daha da artıyordu. Dışarda da yağmur başlamıştı ve karlar eriyordu. Çaresiz, hasta hasta sınava gidecekti ertesi gün.

    Aldığı ilaçların etkisiyle sızmıştı. Sabah büyük bir gerginlikle uyandı. Telefonuna baktı, okul saati yakındı. Elbiselerini giyiyordu ki gelen mesajları gördü. Yoğun hava şartları nedeniyle 3 gün kar tatili verilmişti. İnanılır gibi değildi. Belki de rüya bu diye düşündü. 

    Pencereden baktı, yine diz boyu kar vardı üstelik yağmaya devam ediyordu.

    Bulutlara doğru baktı yüzünde bir tebessüm oluştu:

    -Teşekkür ederim, dedi. Yeniden yatağına uzandı. Bir süre sonra annesi, okula geç kalıyorsun diye seslendi ama cevap verecek gücü yoktu…


BÜYÜMEK

Metehan Ersoy

Büyüyor parklarda ağaçlar
Saksıda çiçek
Kafeste kuş
Büyüyor kuraklık

Büyüyor karanlık, yalnızlık
Hastalıklar da büyüyor
Yakılan küçücük ateşler
Büyüyor
Küçücük ormanlar büyüyor

Ben de büyüyorum
Büyüyen her şeyle 

HEDEF

    Yeni yıl yaklaşmıştı. Sokaklar, caddeler rengarenk ışıklarla süslenmiş insanları tatlı bir telaş almıştı. Çünkü yeni yılın kutlanacağı ilk ülkede yaşıyorlardı. 
    Yeni bir yaşa gireceği için mutluydu çünkü 1 Ocak aynı zamanda doğum günüydü. Doğum günü kutlamasının yılbaşı kutlamaları ile aynı anda olması ona bu günü daha da anlamlı hale getiriyordu. Kendisine gelecek hediyeleri günler öncesinden merak etmeye başlamıştı bile. Yaklaşan tatil nedeniyle sınavlar peş peşe yapılıyordu. Aldığı notlardan sıkılır olmuştu. Kendisini tek mutlu eden şey tatil hevesi ve yılbaşı kutlamalarını düşünmekti. Bu düşüncelerle metroya doğru yürümüştü ve nihayet durağa gelmişti. Durak her zamanki gibi kalabalıktı ve kimse kimsenin farkında değildi. İnsanların hemen hepsinin elinde kitapları vardı ve kimileri ayakta kimileri oturur vaziyette kitaplarına dalmışlardı. Ne okuyorlardı? Okumayı onlar için bu denli gerekli kılan şey neydi? Okumak bir uyuşma biçimi miydi yoksa düşünceyi geliştirme yöntemi mi? O, kitap okumazdı, kitap okuyan insanları okurdu. Yüzlerine bakar, onların hikâyesini düşünür, yaşlarına göre tahminlerde bulunurdu. Mesela şu az ilerde elindeki kalın kitaba gömülmüş yaşlı kadın, ihtimal tek başına yaşıyordu. Evinde muhakkak kendisi gibi yaşlı bir kedisi vardı. Bu düşünceden sonra kadının ellerine baktı. Tahmini doğruydu, ellerinin üzerinde küçük çizikler vardı. Önce uğultusu ve rüzgarı ardından metronun kendisi geldi. Zaten dolu olan metroda kendisine yer bulmakta biraz zorlandı ama kendisini içeri atmayı başarmış hatta oturacak yer de bulmuştu. Yerine oturduktan sonra etrafına bakındı ve telefonuna gömüldü. Yaşlı kadınlar, erkekler ayakta yolculuk yapıyor olmaktan şikâyetçi değillerdi. Birkaç dakika sonra karşısında oturan adamdan tuhaf bir kokunun kendisine doğru yayıldığını hissetti. Adama dikkatle birkaç saniye bakınca göz göze geldiler. Garipti… Adam da kendisine garip bakıyordu. Bu bakışı bir yerlerden tanıyordu. Yolculuk boyunca bir daha bakamadığı bu yüzü nereden hatırladığını düşünerek evine ulaştı. Biraz dinlendikten sonra resim çizmeye karar verdi ve metrodaki adamın yüzü aklına geldi. Bilinçsizce kağıt üzerinde kalem hareket ediyor, anlamsız desenler çiziyordu. En sevdiği anime karakteri Douma’yı çizmekte karar kıldı. Resim son haline yaklaştığında metrodaki adamı nereden hatırladığını bulmuştu. Kalemi masaya bıraktı. Çizdiği Douma’nın resmine baktı. Evet, metrodaki adamın bakışları Douma’nın bakışlarıydı.  
    Ertesi gün okuluna gittiğinde bahçe kenarında dün metroda gördüğü adamı yine gördü. Adam boş boş bir tarafa bakıyordu. Merakla adamın baktığı yöne baktı o da. İlerde şapkasından yüzü görünmeyen bir adam vardı. Yüzünü merak ettiği kişi Kibutsuji Muzan’dı. 

29 Kasım 2023 Çarşamba

AĞIR YÜK

    Semih Karataş

    Akşam karanlığı şehre çökmüştü. Sırtında ağır çantası ile şehrin kenarına doğru ilerliyordu. Bir süre kalabalıkların, gözlerini kamaştıran araç ışıklarının arasından tedirginlikle yürüdü. Sırtında taşıdığı çantayı arada eliyle yokluyordu. Çok zordu bu çantayı taşımak hem ruhuna hem bedenine. Bir süre sonra yollar tenhalaştı. Araçlar azaldı. Akşam karanlığı iyice koyulaştı. Sokak lambaları bile önceki semtlerdeki kadar canlı yanmıyordu. 
    Biraz önce ruhunu daraltan egzoz kokularının ve dumanlarının yerini bu kez odun ve kömür kokusu, yakılmış lastik kokuları almıştı. Şehrin merkezinden iyice uzaklaştığını fark ettiğinde arada bir geriye dönerek bakıyor, ardından gelen biri olup olmadığından emin olmak istiyordu. 
    Nihayet evler seyrekleşti. Derme çatma, boyaları solmuş ya da badanalı, pencereleri ahşap çerçeveli bahçeli evler arasında yürüyordu. On dakika kadar yürüdükten sonra gözüne ilerde bir ev kestirdi. Yükünü artık taşıyamayacak kadar yorulmuş, hava soğuk olmasına rağmen terlemişti de. 
    Arada bir köpek sesi duyuyor ya da yanından geçen bir kedinin sessiz adımlarıyla irkiliyordu. Gözüne kestirdiği eve doğru ilerledi. Tek ışık yanıyordu bu evde ve oldukça cılız bir ışıktı bu. Sağında solunda başka bir ev yoktu. Bahçesi de yoktu. Eve birkaç eskimiş basamakla çıkılıyordu. Evin önünde küçük bir sundurma vardı ama onun da sacları perişan halde görünüyordu. İyice yaklaştı, birkaç eski ayakkabı, bir çift terlik ve çocuk ayakkabıları vardı kapıda. İçeriyi düşündü, içerde yaşayanları. Kaç çocuk vardı içerde… Evin babası acaba çalışıyor muydu, yoksa hasta mıydı? Evde hasta olan birileri vardır belki diye düşündü. Sefalet evin içinden dışına doğru sızıyor adeta kendisini kuşatıyordu. Akşam yemeği yemişler miydi? Sobaları var mıydı ve yanıyor muydu? Kafasında sorular uçuşurken bir yandan da kimseye görünmemeye dikkat ediyordu. Evin kapısı önüne geldiğinde bir gölge gibi hareket etmek zorundaydı. Çantasını sırtından indirdi. Elini dibine kadar daldırdı ve tomar tomar para çıkardı. Paraları koyacak bir yer bulması gerekiyordu. Pencere önüne koyamazdı. Kapı önüne bırakmazdı. Ya başkaları görür ya da rüzgar uçurabilirdi. O sırada kapının solunda eski peynir tenekesine benzeyen bir kutu gördü. Paraları içine koymayı düşündü ama ya üzerine çöp atılır ve paranın hiç farkına varılmazsa, diye düşündü. En iyisi tenekenin altına koymaktı paraları. Teneke ses çıkarabilirdi, dikkat etmeliydi. Tenekeyi kaldırdı ve altına özenle paraları dizdi. Tenekeyi yeniden üzerine koyarken küçük bir tıkırtı olmuştu. Görünmemesi, kendisini fark ettirmemesi gerekiyordu. Olanca hızıyla boş çantayı yeniden sırtına aldı ve ardına bakmadan bir süre koştu. Görünmeyecek karanlık bir mekan bulunca kendisine geriye döndü ve eve baktı. Evin dış kapı lambası yine cılız bir biçimde yanıyordu. Ayakları yalınayak bir çocuk tenekeyi kaldırıyordu. Heyecanlandı uzaktan. Çocuk bir süre tenekenin altındaki paralara baktı ve içeriye doğru çığlık çığlığa bağırdı:
    -Anne, baba! Koşun, para buldum burada… Çok para!
    Yeniden şehrin merkezine doğru yöneldi, varoşlara sırtını döndü. Uzaktan araç lambaları parlamaya başlamıştı. İçinde ve sırtında hafifleyen şeyleri düşünüyordu. Adımları yavaştı.